| Türkiye’de
kısa sürede darbeler yaşandı. İktisadi bunalım, borç şantajı derken, “siyasal
istikrar” diye diye tahsilat yapanlar, bir anda partilerinden istifa ederek,
hükümeti sarstılar. Ve iki yıldır bir türlü geçirilemeyen yasalarla,
Lozan Antlasmasinin, azinliklarin egitim hakkini tanimlayan 41. maddesi, ABD
kongresinin raporuna kosutluk içinde degistirildi, 1936 yasasiyla sinirlanan azinlik
vakif örgütlenmesinin önünü açacak ve yeni toprak talepleri yaratacak vakiflar
yasasi degisikligi gerçeklestirildi.
Aslinda bunlarin olmamasi şaşirtici olabilirdi. Çünkü bunca dolarla ve bunca
siyasal-akademik-dinsel ilişkiyle desteklenen atölyeler boşuna çalişmamiş, devletin
bakanliklari, adalet ve egitim dahil, onca AB euro’suyla beslenen proje boşuna
yapilmiş olamazdi.
Temmuz 2002'de birdenbire erken seçim kararı alındıktan ve Kemal Derviş, hem
bakanlığını yürütüp hem de hükümetin ana partisine muhalif yeni bir partinin
kurulması çalışmalarına başlamıştı. Derviş, birdenbire ABD'ye, gidip 10 günlük
çalışmanın ardından, ARI Derneği'nin önderi Kemal Köprülü'yle 4,5 saat
görüştükten sonra, Ankara'ya gelip CHP başta olmak üzere partilerin Genel
Başkanları ile siyasal görüşmeler yaptı. Daha sonra İstanbul'a dönen Kemal
Derviş, TESEV kurucusu, Bilderberg üyesi Bülent Eczacıbaşı ile uzun
uzun görüştü. Eczacıbaşı, TUSİAD dünyasının duygularına tercüman olmak için
mi bilinmez, "K. Derviş'in arkasındayız" dedikten sonra, Ankara'ya dönen
Kemal Derviş ilginç bir yemekte arkadaşlarıyla buluştu. Gazete haberini okuyalım:
"Bir masada Kemal Derviş, Fikret Ünlü, Oya Ünlü, Kemal Köprülü (ARI), Haluk
Önen (ARI), Damla Gürel (Genç ARI).. Öteki masada: İsmail cem ipekçi, Adil Özkol,
Osman Müftüoğlu, Mehmet Ali Bayar, Pars Kutay, Ömer Külahlı.. Bayar ve Cem ittifak
kararını açıkladıkları günü akşamında.. Kemal Köprülü gençlik nezdinde, AB
lobisi konusunda çalışmalarına hız verecekmiş. Ancak ARI hareketinden Haluk Önen,
Bülent Taşar, Nail Yücesan ve (Zeynep) Damla Gürel, Kemal Derviş'in yanında siyasete
atılacakmış." [2]
Haber her şeyi özetliyordu. Paul Wolfowitz'le Washington'dan tanıştıklarını
söyleyenler, partilere dağılıyorlardı. Bayar, DYP'den aday oluyordu. Kemal Derviş
ise CHP'ye yönelip, 1. sıradan milletvekili adayı olurken, yanında Genç ARI'dan
Zeynep Damla Gürel'i de götürüyordu. Genç ARI da, Mustafa Kemal'in Cumhuriyet Halk
Partisi'nin devamı olma iddiasındaki partiden milletvekili adayı oluyordu.[3]
Kemal Derviş Dünya Bankası'nda çalışırken onunla çalışan ve daha sonra da Devlet
Bakanı Kemal Derviş'in yanında "asistan" olarak bulunan Oya Ünlü ise, CHP
Genel Başkanı Deniz Baykal'ın yardımcısı oluyordu. "Avusturya'da çok verimli
çalıştık. Kendisini çok başarılı buldum. Onun sayesinde bir sürü randevu ve
program gerçekleştirdik," diyen Deniz Baykal, Ünlü'nün hakkını verdikten
sonra, 4 Kasım sonrasında hükümeti kurduklarında ekonominin başına Derviş'i
getireceğini söyleyerek, "project"in başarısını ilan ediyordu.[4]
Bu işlerde gazetecilerin payı pek de az değildir. Tam da bu aşamada CIA
yöneticisinin, "CIA'in gazetecileri - Amerika dışındakiler de dahil- kullanıp
kullanmadıkları" yönündeki soruya "naturally
(doğallıkla)" diyerek verdiği yanıt yeterince anlamlı olmalıdır.
Türkiye'nin özellikle son onbeş yılında sürdürülen operasyonun önemli bir
parçasını oluşturan medyanın ele geçirilişi ve yabancı ülkelerde gezilerden,
örneğin "Como gölünden önce ve Como gölünden sonra yazarlardaki"
değişimleri sergileyecek gelişmeler, basın ve yayınla ilgili bilim kurumlarının
lisansüstü ve doktora çalışmalarına konu edilecek derinliktedir.
"Project democracy içinde medya ve medyacılar" gibi, başlı başına bir
derinliği olan bu konuyu kitabın sonraki ciltlerine bırakırken, her öldürülüş
yıldönümünde ağıtlar yakanları bir yana bırakarak, bağımsız, bağlantısız
gazeteci, yarıda kesilmiş son sözün sahibi Uğur Mumcu'nun bir araştırmasına
değinmek gerekiyor.
Kendisini
öldüren plastiğin izini sürecek
Her yılın, 24 Ocak gününde Uğur Mumcu için toplantılar, gösteriler düzenlenir,
ahlı-vahlı yazılardan geçilmez. Onun yakın arkadaşı olduğunu söyleyen
gazeteciler, "Mumcu'nun bıraktığı dosyaların son sayfasını bir açalım ve
yeni sayfalar ekleyelim, aydınlatılmamışları birazcık da biz ortaya
çıkaralım," demezler. Hem dosyaların sararıp solmasına göz yumulur, hem de
Uğur Mumcu'nun on yıl önce yazdıklarından alıntı yapıp, "Bak! O, bunu da
yazmış," denilerek, işler kısa yoldan bitirilir. Hatta Mumcu'nun dosyalarında
adından söz edilenler de anma gününde yürüyenlerin başını çekerler.
Uğur Mumcu'nun dosyaları o denli boş olmalı(!) ki, o dosyalara yeni sayfalar eklemeyi
düşünmemektedirler.
Dahası, Uğur Mumcu için 'ahlar- vahlar' çeken politikacıların, yurt elden gidiyor
diyenlerin çoğunun onun yazdıklarını okumadıkları da bir gerçektir.
Politikacıları bir yana bırakırsak, okumaz-yazmaz keskinlerin tasasının,
ezberledikleri yalan gerçeklerden kurulu sığınaklarının bir anda başlarına
yıkılacağı korkusudur. Korkular, ağıtlarla ve keskin sloganlarla atlatılır
atlatılmaz, yeni dünya düzenine uygun olarak yaşanmaya başlanır.
Bu davranışların temel nedenini, Uğur Mumcu'nun öldürüldüğü günlere dönerek
bulmaya çalışalım. O günlerde, tepkinin odağına İran yönetiminin ve yurtiçinde
İslamcı olarak adlandırılan kesimin oturtulduğunu anımsayacağız. Ankara'da cenaze
arkasından yürüyenlerin ve Anadolu'nun birçok yerinde gösterilere katılanların
ortak sloganı da "Laik Türkiye! Mollalar İran'a!" idi.
Uğur Mumcu, kuşkusuz Türkiye'nin laik devlet düzeninin korunması üzerine
düşünceler geliştirmiş, yazılar yazmış, konuşmalar yapmıştı. Ama, onun
yazılı olarak okurlara ulaşan araştırmalarında, dünyaya, bölgeye ve Türkiye'ye
egemen olmak isteyen güçlerin oyunlarını ortaya çıkarmaya çabaladığı da
görülmektedir. Bu oyunların aynasında devlet yönetimlerinin kirli operasyon
örgütleriyle ilişkileri, bu örgütlerin doğrudan ya da dolaylı yönettiği ve
yönlendirdiği daha alt örgütler, silah kaçakçıları, pis oyunların parasal
kaynağını yaratan uyuşturucu kaçakçıları, altın kaçakçıları yer alıyordu.
Kuşkusuz başka ülkelerde de bu tür araştırmalarla dünyayı uyandırmaya çabalayan,
Uğur Mumcu gibi araştırmacılar bulunmaktadır. Ne var ki, Uğur Mumcu dünyanın en
belalı, en kapsamlı dolapların çevrildiği bir bölgesinde ve o bölgenin en kilit
konumdaki ülkesinde yaşıyordu. Bunun anlamı açıktır. En kapsamlı, en uzun
süreçli, en pahalı komploların uygulandığı bir bölgede merkez konuma sahip bir
ülkede, kirli işler ağının bir ilmiğini çekiştirmek, inatçı bir
araştırmacıyı büyük komploların, büyük senaryoların odağına yaklaştırır.
Bu araştırmacı, gerçeği ortaya çıkarmakta kararlıysa ve aydınlatma işini
bireysel gönenci ya da ününe ün katmak için değil de, gerçeğin ortaya
çıkarılması ve varsa adaletin yerine getirilmesi için yapıyorsa, komploculara
vereceği zarar da o ölçüde büyük olacaktır.
Uğur Mumcu'yu anlamak, onun izini sürdüğü konuyu gerçeğe ulaşıncaya dek
bırakmadığını okuyucuya anlatmak için, kararlı araştırmacılığının birkaç
örneğine, onun dosyalarındaki sararan yapraklarına ve onun bıraktığı yerden sonra
ekleyeceğimiz birkaç ilmiğe bakmak yeterli olacaktır.
Yalan bulutunun dağıtılışı
Papa suikastının ardından bir bilgilendirme kampanyası başlamıştı. Bu kampanyanın
iddiası, suikastın KGB adına hareket eden Bulgar gizli servislerinin denetiminde
gerçekleştirildiğiydi. Bilgilendirme kampanyası kısa sürede sonuç vermiş ve
birkaç Bulgar memur İtalya'da Ağca ile birlikte yargılanmıştı. Ne ki, söz konusu
bilgilendirme kampanyasının tutarlılığı batı dünyasında tartışılır olmuştu.
Bu tartışmalar daha çok senaryo iddialaşması gibiydi. Kampanyanın yöneticisiyse,
ABD Milli Güvenlik Kurulu görevlilerindendi. Kampanyada Papa'yı vuran Ağca'nın
geçmiş ilişkilerinden söz edilmiyor ve Türkiye'deki bağları gözardı ediliyordu.
İşte bu noktada, Uğur Mumcu, yazılarıyla, kampanya sahibinin yanlış bilgilendirme
çabalarını boşa çıkarmıştı. Papa'ya suikast davasının dosyalarını inceleyen
Uğur Mumcu, her şeyden önce bu yönlendirme bilgilerini yayan Paul B. Henze'nin,
1974-1977 arasında Türkiye'de CIA İstasyon Şefi olduğunu, 12 Eylül darbesini
savunduğunu yazarken, onun tetikçinin ilişkileri üstüne yayınlarında eksik
bilgilendirme yapmakta olduğunu açıkladı.
Burada hemen belirtmeliyiz ki, yönlendirme ajanlarının görüşlerini aktaran
yayınlarda onların operasyon örgütlerindeki görevlerini görmezden gelindiğine
sıkça rastlanır. Henze için de bu böyle olmuştur. Paul Henze'nin tv
programlarında ve "Wall Street Journal" , "Christian Science
Monitor" ve "Readers Digest" gibi yayınlarda, onun devlet
görevi yaptığından söz edilmekle birlikte CIA'daki işi anılmıyordu. Yeri
gelmişken Henze'yi biraz tanıtalım.
Henze, 1952-1958 arasında CIA'nın "Radio Free Europe" yayınlarını
yönetirken, Hitler'in yanlış bilgilendirme uzmanı Goebbels'in tekniğini uygulayarak,
deneyim kazanmıştır. Bu tür yönlendirme yayınlarını ise büyük usta Allen Welsh
Dulles örgütlüyordu. Henze, 1974-1977 arasında Türkiye İstasyon Şefliğinin
ardından ABD Milli Güvenlik Kurulu kadrosuna (1977-1980) geçmiş ve Akev (White
House)'de, Türkiye dahil birçok ülkeden sorumlu CIA irtibatçısı olarak
çalışmıştır. Henze, American Turkish Foundation'da yaklaşık 10
yıl mütevelli heyeti üyesi olarak bulunmuş ve 1990'dan sonra RAND Corporation'
da danışmanlık görevini üstlenmiştir. Henze'nin 12 Eylül yönetimini destekleyen
yayınları dikkat çekmiştir. [5]
İşte Uğur Mumcu, böyle bir ustanın yönettiği yanlış bilgilendirme operasyonunu
görmezden gelmemiş ve dava dosyalarındaki bilgileri, İtalya ve Mallorca'ya giderek
yerinde yapmış olduğu araştırmalarla zenginleştirmiş ve Türkiye'de kargaşa
ortamının arkasındaki silah ticaretiyle, beyaz zehir kaçakçılarıyla, İtalyan
Gladio'su ve mafyasıyla ilişkileri yazmıştı. Bu yayın sonunda Washington kaynaklı
yanlış bilgilendirmenin önünü alınmıştır.
Yanlış bilgilendirme operasyonunun suikastla olan bağı çözülememiştir, ama Uğur
Mumcu'nun bu derin araştırmasının sonunda yazmış olduğu "Papa, Mafya,
Ağca" kitabı, Amerikalı araştırmacıların da gözünü açmıştı.
Yanlış bilgilendirmenin bir maşası olan gazeteci Claire Sterling'in, CIA adına
yazılar yazdığı ortaya çıkarılmış; suikasta ilişkin yanlış bilgilendirmeyi
konu edine ve 1986'da yayımlanan "The Rise and Fall Of The Bulgarian
Connection" adlı kitap Uğur Mumcu'nun açtığı pencereden bakılarak
kurulmuştur. [6]
Uğur Mumcu için bu konu, bir kitap yazmakla kapanamazdı kuşkusuz. Kitap 1984'te
yayımlandıktan sonra da, ağı ilmik ilmik çözmeye çabaladı. Onun hangi derin
karanlıkları inatla karıştırdığına da, iyi bir örnektir bu konudaki tutumu.
Uğur Mumcu, 19 Haziran 1982'de, suikast silahı ile ilgili olarak, dava dosyasından
aldığı bilgileri yazıyordu. Tabanca, Belçika'da Fabrique Nationale Herstal firmasında
üretilmiş, 1979'da Schroeder firmasına devredilmiş. Aynı tabanca,
daha sonra 1980'de, İsviçre'nin Neuchatel kentindeki Grisel
Petit Pierre firmasına gelmiş ve Avusturya'da yerleşik, Nazi yanlısı aileden
gelme, silah tüccarı Horst Grillmayer adına Tinter Otto
adlı kişi tarafından Nisan 1981'de satın alınmış. Grillmayer, gizli duruşmada
devlet hesabına çalıştığını bildirdikten sonra ortadan kaybolmuştur. [7]
Uğur Mumcu'nun dünyadan zamansız koparılışının ardından, ne yazık ki, Horst
Grillmayer'in izinin sürülmesi yarım kalmıştır. Oysa, Horst Grillmayer adına son
yıllarda uluslararası tabanca atış şampiyonalarında, örneğin 18-31 Ağustos 2000
Avustralya Olimpiyatlarında Avusturya atıcılık takımında rastlanmaktadır.
darbeciler - petrolcüler - bankerler
Yine Uğur Mumcu'ya dönelim. Onun Papa olayını deşmesinin ardından on yıl geçiyor.
Suikast magazin haberlerine ve M. Ali Ağca ile ilgili ruhanilik öykülerine konu edilip
unutturulurken, Uğur Mumcu, gazetedeki köşesinde konuya bir kez daha dönüyordu.
ABD'nin Ortadoğu ülkelerinin iç düzenlerini bozmasına değiniyor, İran'da, kendi
ülkesindeki petrolden biraz daha fazla pay almak isteyen seçimle gelmiş Başbakan Dr.
Musaddık'ın komployla devrilmesinde, zamanın ABD Dışişleri Bakanı J. Foster Dulles
ile onun kardeşi CIA Direktörü Allen Welsh Dulles'in paylarını gösteriyordu.
Uğur Mumcu, bununla da kalmıyor, Dulles kardeşlerin yönettiği Sulivan-Cromwell
şirketinin, aynı zamanda Anglo-Iran Oil şirketinin danışmanı
olduğunu, bu petrol şirketine sermaye sağlayanın da, J. Henry Schroder
Bankerlik firması olduğunu yazıyordu. Bununla da yetinmiyor. CIA yöneticisi
Allen Welsh Dulles'in aynı zamanda Schroeder'in New York şubesinde
yönetim kurulu başkanlığı yaptığını ekliyordu. [8] Böylece suikast silahının
izi boyunca görülen Schroeder Bankacılık'ın, ABD bağlantılarına ışık tutuyordu.
Suikast silahının ve suikasta bulaşık kişilerin ilişkileri, mafya - İtalyan
Gladiosu - CIA - Banker Calvi - Vatikan ilişkileri, P2 Mason
Locası ve Amerikalı Kardinal Mercinkus'un Vatikan Bankası (IOR)'nda
oynadığı rolleri, tek tek yazıya döküyordu."[10]
Mumcu, karanlık suların altındaki ilişkilere el atmıştır. Bu kişilerden Dulles
kardeşlere ve ABD şirketlerinin geçmişlerine kısaca değinirsek işin ciddiyeti de
anlaşılacaktır.
Sullivan-Cromwell finans danışmanlığı şirketi büroları, John
Foster Dulles ve 1953'te CIA'nın başına getirilen Allen Welsh Dulles
(1894-1969) tarafından kullanılmıştır. Kendi eşi tarafından bile "köpekbalığı"
olarak adlandırılan Allen Welsh Dulles, II. Dünya Savaşı döneminde Amerikan askeri
istihbarat örgütü OSS (Office for Strategic Services)'nin Bern
(İsviçre) şubesini yönetmiş; Gestapo İstihbarat generali Gehlen'in
ekibiyle -elbette evraklarıyla birlikte- ABD istihbaratına kazandırılması
operasyonunda yer almış; daha sonra CIA'nın kuruluş yasasının taslağını
hazırlamıştır.[11]
Derinleştirirsek...
Uğur Mumcu'nun verdiği bu özlü bilgilere biz de bir derinlik katalım. CIA'in
operasyondan sorumlu direktör yardımcısı olarak göreve başlayan Allen Welsh Dulles,
1953'te CIA direktörlüğe getirilmiştir. Dulles'in Nazi ilişkileri oldukça
eskidir.[12] Savaştan altı yıl önce, Eylül 1933'te Führer ile bir
toplantıya da katılmıştır. Dulles (yani CIA) ile banker John Henry Schroder adlarına
1954'te gerçekleştirilen Guatemala operasyonunda da rastlıyoruz. Guatemala'da seçimle
gelen yönetim, Sovyet tehdidi bahane edilerek, düzenlenen bir komplo sonunda
devrilmişti. Oysa Sovyetlerin bu ülkede elçiliği bile bulunmuyordu. Welsh dönemi,
CIA'nın, Kamboçya, Küba ve birçok ülkede iş tuttuğu dönemdir. Dulles, 1920'de
Türkiye ve Körfez petrol bölgesi için, askeri ve ekonomik istihbarat yapmıştır.
Alman Baronu Kurt von Schroeder tarafından kurulan bankerlik şirketi,
daha sonra Londra'da John Henry Schroder Ltd. ve New York'ta John
Henry Schroeder Corporation adıyla kurulmuştur. Bu "Schroder New
York"un danışmanı Sullivan-Cromwell şirketidir. Allen
Welsh Dulles, bu Sullivan-Cromwell şirketinde etkin bir danışman olarak, 1926-1933
arasında Prusya'ya 30 milyon dolar hazine yardımını örgütlemişti. Schroder N.Y
şirketi, Hamburg'daki şubesi aracılığıyla ITT firmasının parasını 1944'te
Himmler'in SS örgütüne akıtmıştır. Amerikan ordusu Almanya'ya girmeden önce,
Schroder'in Başkan Yardımcısı Bogdan, aceleyle Almanya'ya yollanmış ve böylece Nazi
ilişkilerine ait belgeler açığa çıkmadan alınabilmiştir.
Şimdi, Uğur Mumcu'nun adından sıkça söz ettiği, Vatikan bankeri olarak bilinen ve
boynundan asılı olarak bulunan Calvi üstüne bilgilere biraz katkıda bulunalım.
"Calvi" adı bizi Londra bankerlerine, eroin-kokain parası aklayan İsviçre
bankalarının ilişkilerine götürür.[13] Aynı ad bizi, artık bize yabancı gelmeyen,
"sivil" toplumcuların çok beğendikleri için İstanbul'a getirip konferans
verdirttikleri, ulusal para piyasalarını alt üst etmekle ünlü bir kişiye; Soros'a,
Soros'un şirketlerine, Soros'un vakıflarına ve nihayet Londra bankeri Rothschild
ailesine götürür. Soros dünya egemenliği operasyonu "project democracy" nin
para kaynaklarından biridir. O'nun izlerine, Yugoslavya'da, Malezya'da, Ukrayna'da,
Varşova'da, Moskova'da ve ayrıca içlerinde Türkiye'nin de bulunduğu 90 ülkede daha
rastlanır.
Dulles gibilerinin ilişkilerini bilerek yola çıkanlar, gerçeğe ulaştıracak bilgi ve
belgeleri er ya da geç ele geçirirler. Geçirirler de, önleri kesilmezse. Uğur Mumcu
bu tür sonu bilmiyor muydu? Kuşkusuz biliyordu, ama onun için önemli olan gerçek idi
ve gerçeğe ulaşmaktan asla vazgeçemezdi.
Rand raporu ve sonrası
Petrol çıkarları çevresinde örülen pis ağın ilmiklerini çekiştiren Uğur Mumcu,
1984'te yayımlanan kitabıyla yetinebilir ve bu konuları bir daha
karıştırmayabilirdi. On yıl sonra, hem de Ortadoğu'da, Kürt Federe Devleti
senaryolarının da uygulamaya konulduğu, devletlerin ulusal çıkarlarını koruma
politikalarının tehdit olarak değerlendirip, devlet yetkesinin zayıflatılma
operasyonun başlatıldığı bir anda, geçmişe dönüp iz sürmek, ancak Uğur Mumcu'ya
has bir tutum olabilirdi. Ne para, ne pul, ne de şan ve şöhret onun umurunda
olamazdı..
Uğur Mumcu, 1992 yılında, günümüzde "Avrasya Projeleri"
olarak adlandırılan, Orta Asya ve Kafkasya'da egemenlik tezgâhlarını da kurcalamaktan
geri kalmamıştır. Henze'nin eşgüdümünde yapılan Türk cumhuriyetleri gezilerini,
Kafkasya'yı karıştırma senaryolarını, Özal tarafından açılan Türk-Kürt
federasyonu tartışmalarının dibini araştırıp yazmayı iş edinmiştir.[13] Uğur
Mumcu 'nun edindiği her iş, bir büyük komployu açığa çıkarmaktadır. Ancak bu
komploların en büyüğünü 1992 sonunda ve 1993 başında, öldürülmesinden kısa
süre önce açığa çıkarmaya başlamış olduğu anlaşılıyor.
Türkiye üzerine geliştirilen, adı ne olursa olsun, merkezi egemenlik gücü
zayıflatılmış bir devletin altında, her telden çalınan çok etnikli, mozaik içinde
mozaik bir ülke oluşturmaya yönelik operasyonun en önemli girişimine engel olmaya
çabalamıştır. Mozaiğin en önemli parçası Ortadoğu ve Türkiye'nin
güneydoğusunda kurulacak olan güdülebilir bir Kürt devletidir. Diğer parçalar ise
Kafkas etnik kökenlilerce oluşturulmaya başlanacaktır.
Kimlik operasyonları
Son yıllarda ayyuka çıkarılan, dahası politik amaç olarak hedefe alınan, kimlik
tartışmalarının, terörün tırmandırılmasının, din, mezhep, tarikat
tartışmalarının yoğunlaştırılmasının, gelecekte sorun yaratacak büyük oyunun
başlangıcı, Amerika'da CIA denetimindeki Amerikan Hava Kuvvetleri şirketlerinden USIP'in
alt şirketi, RAND Corporation tarafından hazırlattırılan ve 1990'da
yayımlanan rapora bağlanmaktadır. Uğur Mumcu'nun yazdıklarından, bu rapordan bilgisi
olmadığı anlaşılıyor. Bilgisi olsaydı PKK hareketinin arkasını araştırırken
konuyu daha geniş bir kapsamda ele alabilirdi. Bu onun karşılaştığı sonu
değiştirmezdi belki ama, hiç olmazsa araştırmasını belli bir aşamaya da
yükseltebilirdi. Çünkü, işin bir irtica ya da Kürt-İslam ayaklanmasını
aştığını, Türkiye üzerine oynanan "project democracy" oyununun
sonuçlarının Ortadoğu ve Asya'ya bağlandığını bilerek bakabilirdi o dosyalara.
RAND raporunda önerilen adımları bir kez daha gözden geçirirsek, 1992 yılında olan
biteni ve bu rapordan söz etmese de, Uğur Mumcu'nun bu gelişmeleri hiç olmazsa dinsel
oyun temelinde durdurmak üzere giriştiği son araştırmayı kavrayabiliriz.
1990 yılında yayımlanan RAND Corporation Raporu, Türkiye'deki İslami
hareketin, partilerin, örgütlerin devletle ilişkileri konusunda önemli saptamalar
içermektedir. Türkiye dinsel ortamını tarihsel gelişim değerlendirmesiyle ele alan
bu raporda, öncelikle dinsel hareketlerin ve toplulukların kimliği ile Kürt
hareketinin ideolojisi ortaya konulmaktadır. Raporda, ABD politikacılarına, karar
vericilere yol gösterilmektedir. Amerikan türü raporlardaki dolaylı anlatım bir yana
bırakılırsa, raporun ülkemizle ilgili saptamaları ve yol göstericiliğini bu
rapordan bir kez daha özetleyelim:
-Militan Kürt gruplar Marksizm'den İslam'a yönelirlerse, Kürtleri devlete karşı
harekete geçirirler ve İslamcı hareket Türkiye'de daha etkin olabilir.
- Türkiye ve İran, Kürt sorununda işbirliği yapıyorlar. Türkiye ile İran'ın
arası açılırsa; İran, Türkiye Kürtlerini desteklemeye başlar. Ancak Kürtlerin
aşiret rekabetleri birliği önlüyor.
- Alevi-Sünni çatışmasının Türkiye'nin iç düzeninin nasıl bozduğunun örneğini
görmek için 1970'lerdeki çatışmalara bakmak gerekir. [14] /[15]
-Türkiye'deki İslamcı uyanış ABD çıkarlarına bir tehdit oluşturmaz. İslamcı
terör başlarsa Amerikan tesislerine saldırmazlar. Ancak İslamcı hareketin halka
yönelik propagandası, ABD'nin Doğu Akdeniz çıkarlarına zarar verir.
-Türkiye, ABD'nin bölgesel amaçlarının, İslam ülkeleriyle arasını açacağına
inanırsa, ABD'yi desteklemez. Körfez savaşında üslerin kullanımının
sınırlandırılması buna örnektir.
- ABD, Türkiye'de laik rejimi desteklerse, İslamcıları karşısına alır. Bu nedenle
ABD, hassas bir politika izlemeli.
-ABD, Türkiye'deki İslami hareketi daha yakından tanımalı, onların ideolojileri
hakkında daha çok bilgilenmeli ve diplomatlarını eğitmeli. ABD, siyasi ve diplomatik
girişimlerinin yanında, eğitime önem vererek Türk demokrasisinin
güçlendirilmesine yardım etmeli.
Görülüyor ki, Uğur Mumcu'nun son araştırmaları, raporda belirtilen Kürt
devleti projesine uygun olarak, Kürt milliyetçiliği ile İslami hareketin cephe
birliğine evirilmesine ve mozaiğin en büyük parçasının oluşumuna engel olmak için
çabaladığını göstermektedir.İlginç olan Uğur Mumcu'nun RAND raporunu bilmeden,
salt yurtseverlik duyarlılığı ve araştırmacılığıyla bu işlere yönelmesidir.
Bu nedenle, Uğur Mumcu'nun, PKK'nın aslında Ortadoğu senaryolarının
gerçekleştirilmesine yönelik bir araçtan başka bir şey olmadığını, PKK'nın
arkasındaki parasal kaynakların bir ucunun uyuşturucu kaçakçılığına, silah
tüccarlarının devletlerle ilişkilerine dayandığını, hatta ayrılıkçıların
kullanılmaya uygun bir figür olduğunu ve bunun kanıtının da Abdullah Öcalan'ın
geçmiş ilişkilerinde görüldüğünü kanıtlamaya girişmiş olduğu anlaşılıyor.
Bu çabasını, yaşamının en son saatlerinde ve hatta evinin önündeki arabasına
doğru yürümeye başladığı ana dek sürdürdüğü, TBMM soruşturma komisyonu
raporlarında yer alan ifadelerle de kanıtlanıyor.
Uğur Mumcu öldürüldükten kısa bir süre sonra, zamanın Cumhurbaşkanı Özal,
"federasyon tartışılmalıdır" demiş ve Mayıs 1993'te İstanbul'da, Kürt
hareketini temsil edenler, Kürt Nurcuları, dinci parti danışmanları, bir konferansta
buluşmuşlardır. Bu toplantıda, PKK'ya bağlı Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi
(ERNK)'nin alt örgütü Kürdistan İslam Hareketi (KİH)'nin başkanı, Kürt İslam
hareketi temsilcileri bir araya gelmiştir. Aynı toplantıda KİH Başkanı Kürt
hareketinin birleştiğini ilan etmiş, eyalet sisteminin yararları anlatılmıştır.
Orduya sızma yasasına tek kişilik engel...
Uğur Mumcu'nun bir başka girişimi, çok daha önemlidir. Onun
ölümünden sonraki gelişmelerden de anlaşılacağı üzere, Türkiye Cumhuriyeti'nin
Lozan Antlaşmasıyla tanınan egemenlik haklarının ve kuruluş ilkelerinin
değiştirilmesine yönelik girişimlerin önündeki en büyük engel olarak ordunun
görüldüğünün kabulüyle, kışkırtmalar ve yıpratmalar yoğunlaştırılmıştır.
Ordunun içine dinsel örgüt elemanlarını örtülü olarak sızdırma girişimleri de
açığa çıkarılmıştır. Ordu, ABD'nin resmi belgelerinde bile hedef olarak
gösterilmiştir:
ABD Dışişlerince hazırlanan "Din Hürriyeti, 1999 Türkiye Raporu"nda,
"Yarı sivil, yarı askeri Milli Güvenlik Kurulunun 1997 kararlarıyla"
tarikatların kesinlikle yasaklandığı, ancak önde gelen siyaset ve toplum liderlerinin
tarikatlara bağlı kaldıkları belirtiliyordu. 1997 kararlarıyla "laik eğitimin
zorunlu" hale getirildiği, oysa "Laik eğitime karşı bir seçenek
olan imam hatip okullarının muhafazakâr ve İslamcı Türkler arasında yüksek kabul
görmekte" olduğu açıkça ileri sürülüyordu.
Türkiye'nin düzenine yönelik yanlış bilgilendirmeye dayalı, resmi Amerikan
belgesinde, 1997 kararlarından kasıt, 28 Şubat 1997 MGK kararlarıdır. Ordunun
hürriyetlere karşı engel oluşturduğunu dolaylı bir dille kayda geçiren resmi
Amerikan belgesinde, "MGK kararları yanında Silahlı Kuvvetler, İslami
radikal etkinliklerini soruşturduğu bireyleri düzenli olarak içinden atıyor"
demektedir.
Raporda, ordunun insan haklarına ve din hürriyetine karşı takındığı kötü tutumun
en önemli kanıtı olarak, açıkça, "MGK kararları yanında Silahlı
Kuvvetler, İslami radikal etkinliklerini soruşturduğu bireyleri düzenli olarak
içinden atıyor" denilmektedir. Rapora göre, bir yanda halkın
büyük çoğunluğu, öte yandaysa ordunun yandaşları vardır. Kimdir bu yandaşlar?
ABD Dışişlerince hazırlatılan rapora göre, "devletin tehdit
altında olduğunu ileri süren bürokratlar, adli görevliler." [16]
Ne yazık ki, bu tür raporlara karşı ne hükümetlerden, ne de öteki kurumlardan ve
kendilerine "Atatürkçü" adını yakıştıran örgütlerden bir tepki
gelmemiştir. Şimdi, Uğur Mumcu' nun öldürüldüğü günlerin hemen öncesine
dönelim.
Ölüme az kala neler oluyordu?
T.C. ordusunun, bağımsızlık savaşından ve cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, her
türlü yanlış kullanımına karşın, değişmeyen tek özelliği, ulusal birliğin ve
devletin toprak bütünlüğünün, tek merkezli yönetim yapısının korunması
ilkesidir. Bu tür bir ilke, 'küreselleşme' adı altında yürütülen ve Türkiye
-Ortadoğu - Doğu Avrupa - Doğu Akdeniz - Kafkasya ve Asya'da uygulanacak olan büyük
operasyonun önüne en büyük engel olarak çıkma olasılığını içinde
saklamaktadır. Dünyanın tümünü denetim almaya çalışanların, böyle ilkelerin
önlerine engel olarak çıkıvermesini hoş karşılamaları elbette beklenemezdi..
Ordunun eleman sızdırılmasıyla zayıflatılamayacağı ortaya çıkınca en kestirme
yol seçilmiştir. Üstelik bu yol denenmiş, güvenilir bir yoldur. Zaten yıllardır
sürdürülen ince bir oyunla, devletin kurumları, Cumhuriyet devletinin ilkelerine
yabancılaştırılmış olarak yetiştirilen İmam Hatip mezunlarına açılmış ve
meyveleri toplanmaya başlanmıştı. Aynı yöntem orduya yönelik olarak da
uygulanabilirdi. 1992 yılında İmam Hatip mezunlarının Harp Okullarına girmelerini
sağlamak üzere, mecliste bir toplu uzlaşma sağlanmış ve yasa değişikliği
tasarısı komisyonlardan geçirilmiştir.
Türkiye, "sivil demokrasi" düşlerine dalmışken, Uğur Mumcu, yakından
izlediği bu uzlaşmanın boyutlarını şu sözlerle belirtiyordu:
"1983 yılında Milli Eğitim Temel Yasasını değiştirdiler, bugün
Harp Okulu Yasasını... imam-hatiplilerin harp okullarına girmelerini isteyen'
Atatürk'ün partisi CHP'nin Genel Sekreteri başta olmak üzere, bu uğurda çaba
gösterenler doğrusu büyük başarı elde ettiler."[17]
Bu yasanın meclisten geçmesine engel olacak bir siyasal parti de bulunmamaktaydı.
Kamuoyu da, her konuyu kendine sunulan saf demokrasi adına oluşturulmuştu. İşte bu
yasa değişikliğiyle operasyoncular, büyük bir adım atacaklardı. Sonraki
gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, büyük masraflara ve büyük çatıştırma,
sürtüştürme, demokrasi, insan hakları, din hürriyeti propagandası örgütleme
etkinliklerine gerek kalmadan, amaçlarına ulaşacaklardı. O günlerde, bu gelişmenin
önündeki tek engel vardı. O da, Uğur Mumcu idi.
Öldürülmesinden iki gün önce yayımlanan yazısının konusunu da bu yasa
değişikliği tasarısının meclis komisyonundan geçirilmesi oluşturmuştur.
Yazısından da anlaşılabileceği gibi, Uğur Mumcu, 'demokrasi-insan hakları'
kılıfına sokulmuş operasyonu izlemektedir. Yasa değişikliği girişiminin diğer
olaylarla bağını çözümlemiş ve bu işin salt laikliğe saldırı girişimi
olmadığını, yani oynanan büyük oyunun, İslamcı hareketleri aşan yanını
görmüş olmalı.
Bu yasa değişikliği de, onun öldürülmesinden sonra oluşan kitlesel tepki üzerine
rafa kaldırılmıştır. Orduya sızma işi de, yeniden tarikatların örtülü
girişimlerine ve halkın orduya karşı kışkırtılması eylemlerine
bırakılmıştır.
Görülüyor ki, Uğur Mumcu, yalnızca ilgi çekici, giz dolu dosyaları açığa
çıkaran yazılar yazan bir gazeteci değil, komploların önünde en önemli engellerden
biridir de. Onun ölümünden sonraki gelişmeler bir kişinin, uzun yıllar süren
çabalarla hazırlanmış, askeri müdahalelere yol açmış ve büyük paralara mal
olmuş senaryoları, nasıl bozabileceğinin de önemli bir örneğidir.
Bir tabancanın bile izini sürerek, büyük oyunu açığa çıkarmaya çabalamış olan
Uğur Mumcu'yu öldüren plastik patlayıcının izinin sürülememesi, onun ne denli
haklı olduğunu da göstermektedir. Onun, Papa suikastı üstüne yapmış olduğu
araştırmalarında da görüldüğü gibi, komplocuların ideolojisi yoktur. Onların
hedefi, neye mal olursa olsun, egemenliklerini pekiştirmek, kurdukları çarkı
dırıltısız işletmektir. Geriye kalanlar ise, hangi örgüt ve hangi ideolojik
mensupluğuna sahip olurlarsa olsunlar, komplocunun birer maşası, tetikçisi olmaktan
öte bir değer taşımayacaklardır.
Bir tabancanın kabzasını tutan elin uzantısındakilerin, birbirleriyle çatışır
görünmesi, olaylardan bilgi sahibi olmayan önyargılıları nasıl yanıltıyorsa;
plastiğin arkasındakileri de, bölgesel egemenlik kurgularından, büyük komploları
örgütleyen odaklardan bağımsız 'marjinal' terör örgütleri olarak görmek, Uğur
Mumcu' nun böylesine 'marjinal' bir teröre kurban gittiğini düşünmek, o denli
yanıltıcı olur. Daha da önemlisi, böyle bir tutum, gerçek suçluları ve büyük
komploları gizlemeye yaradığından, vereceği zarar başka aydınların canlarının
alınmasının da ötesinde bölgesel felaketlere de yol açabilir.
Böyle bir komployu çözecek güç ise, çok büyük olmalıdır. Olayı soruşturan
savcının da belirttiği üzere, bu suikastın arkasındaki suçluları, ancak kararlı
bir devlet bulabilir. Böyle bir suçun tüm öğelerini ortaya çıkarmak, salt hukuk
devleti olunduğunu göstermenin yanında, devletin kendi varlığını ve egemenliğini
sürdürmesinin de gereğidir. Bu görev bilinciyle hareket edecek bir devlet yönetimi
de, bağımsızlığa bağlı olmalı ki, hem çekincesiz, hem de suç ağına şu ya da
bu taraftan bulaşmış olan kişilerin etkisinden uzak davranabilsin.
Bu konuda bir başka umut ise, komplonun düzenleyicilerinden birinin, insanlık adına
pişmanlık duyarak, itiraflarda bulunmasıdır. O olmazsa, dünyayı denetleyen ve
yönlendiren batı devletlerinin, kendileri dışındaki ülkelere dayattıkları gibi,
'şeffaf devlet' olmaya karar verip, gizledikleri bilgileri ve belgeleri
açıklamalarıdır. Yoksa egemen büyük devletlerin komplolarına bilerek ya da
bilmeyerek yardımcı olanların iyi niyetli çabaları, her zaman yanlış
yönlendirilmeye açık ve hedeften saptırıcı olacaktır.
komploları boşa çıkarmanın plastik bedeli...
Özetle, Uğur Mumcu' nun öldürülmesi, şu ya da bu siyaset felsefesi ile açıklama
gerektirmeyecek denli, yalın ve açık bir suç olayıdır. Hem de yüzyıllardır,
insanlığa, devletlere karşı işlenen örgütlü adi suçun örneklerinden biridir.
Onun yazılarında anlatmış olduğu gibi; açık ve yalın olarak görülür bu suçu
yönetenler ve suç işlemeye yöneltilenler. Yazılarında ve araştırmalarında işaret
ettiği suçluların, onun ölümünün ardından özgürce dolaşabilmeleri ve kötü
senaryolarını bir bir hayata geçiriliyor olmaları da, adi insanlık suçunun bir
göstergesidir.
Bu nedenle onun ölümüyle ilgili olarak yazılmamış ve görmezden gelinmiş olanlar
daha da önemlidir. Uğur Mumcu' nun dokuz on yıl önce yazdıklarını övmek yerine
onun araştırma dosyalarının son sayfalarından başlanarak sürdürülecek olan yeni
araştırmalar, tetikçilerin arkasındaki gerçek suçluyla birlikte komployu da ortaya
çıkaracaktır.[18]
Bu suçu ortaya çıkarma görevlerini, "namus borcudur" diyerek ilan etmiş
olan görevlilerin daha sonraki insanlık cinayetlerine duyarsız kalmış olmaları da
unutulmamalıdır. Bu tür bir görev için, hiç olmazsa, işin başında etkin bir
kararlılık gösterilse ve komplocular ürkütülebilseydi, ne insanlar yakılır, ne
mezhepsel kışkırtmalarla insanlar ülkelerinden soğutulur, ne de aydınlara karşı
öldürmeler gerçekleştirilirdi. Üstelik II. Cumhuriyet adım adım yaşama
geçirilemezdi.
Belirtmek gerekir ki, bu tür namus sözlerini tutmak için, duyarlı ve insan sevgisine
sahip olmak en önde gelen gerekliliktir. Bu duyarlılıktan yoksun olununca ne
bağımsızlık olur, ne de Uğur Mumcu gibi, onurlu yurtseverler yaşayabilirler.
muhtıra
İşte tam da bu nedenle, bir muhtırayı anımsamak gerekiyor. 1919 Haziran'ın da
Anadolu'nun doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan ABD, Gümrü
Anlaşmasıyla Türkiye'nin doğu sınırlarının da güvence altına alınması ve
Sakarya boyunca Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine, İstiklal
Savaşı'nın Ankara'daki milli yönetimin lehinde sonuçlanacağını hesap etmiş
olmalı ki, İngilizlerin silahlı istilâ planlarına karşılık kaleyi içerden
fethetmek için sinsice isteklerde bulunmaya başlamıştı. ABD, elbette bu manda işinin
peşini bırakmayacaktı.
Nitekim, savaş ortamında yurdumuzun düştüğü zayıflıktan yararlanmak için
Anadolu'da Öksüzler Yurdu ve örnek çiftlikler kurarak yerleşmek istemiş ve bu
isteği Ankara'ya iletmişti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal, hemen İçişleri
Bakanlığı'na bir muhtıra yollayarak uyarıda bulunmuştu. Bu muhtırayı okuyalım:
" Ankara, 3 Ocak 1922
İçişleri Bakanlığı'na
29.12.1921 Gün ve 10319/2423 Sayılı yazınız yanıtıdır
Anadolu'da öksüzler yurdu ve örnek çiftlikler vb hayır kurumları açma ve kurma
konusunda Amerika Yakındoğu görevlileri adına yapılan başvuruya karşı vereceğimiz
yanıtın konusu ve ilkeleri, ilişik muhtırada genişçe açıklanmıştır, efendim.
Muhtıra
Ankara Büyük Millet meclisi Hükümeti, ülkenin bayındırlaşmasına,
öksüzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik
girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder.
Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte, bize oldukça ağıra patlayan
deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır.
Şimdiye değin ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve bilimsel çalışmalar (yapan)
kurumlar ve yabancılar özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:
1.Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir kazanç sağlamak. Bizim için en zararlı
olanı bunlardır.
2. Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye (imtiyaza) dayanarak o bölgenin sahibi
olmaya çalışmak.
Bu gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle izin verilmemesi
kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla yalnız kendimize değil, bütün insanlığa
olabildiğince büyük hizmet ettiğimize inanıyoruz. Dolayısıyla Genel Savaşı
(Birinci Dünya Savaşı)'nı çıkaranlar, bu gibi amaçları izleyen paralı gruplar ve
onlara alet olan politikacılardır.
3. Ekonomik amaçla, bilim ve insanlık (yararı) görüntüsü ile yurdumuza gelip,
ilerde istila (işgal) hazırlamak için, etnik toplulukları gerek hükümete, gerek
birbirlerine karşı kışkırtmak.
Bu gibiler hem genel savaşın hem ülkemizdeki korkunç cinayetlerin düzenleyicileridir.
4.Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları ile çalışmakla birlikte,
ruhlarında bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen Hıristiyan azınlıklarla
ilişki kurmak ve ister kasıtlı, ister kasıtsız olarak, aralarında azınlıklarında
yaşamakta olduğu Müslüman topluluklardan ayrılma isteğini propaganda etmek.
Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyili ğine çalıştıkları (nı ileri
sürdükleri) Hıristiyan azınlıklara, aralarında yaşamakta oldukları İslâm
çoğunluğuna (karşı) baskı yapılmasını aşılamakla, ne denli insanlık dışı
bir biçimde çalıştıkları ve bu yüzden meydana gelen cinayetlerden sorumlu
oldukları ortadadır.
Hükümetlerimiz bu gibilerin de özgürce çalışmalarına izin verdiğinde Müslüman
ve Müslüman olmayan bütün uyruklarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü
altına girmiş bulunacaktır.
Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye düşman ya da hiç olmazsa
yabancı olarak yetiştirmek ve (çocukları) yaşayacakları çevre ile çatışmak
zorunda bırakmaktır. Bu ise, gerek o çocukların, gerek içerisinde yaşayacakları
halkın yıkımını hazırlamaktır. Bunu yasaklamak hükümetin
görevidir.
Bundan dolayıdır ki, Amerikalılarca örnek çiftlik vb kurumlar kurup, buralarda kendi
uyruğumuzdan olan binlerce çocuğun Türk hükümetine ve ulusuna karşı sevgisiz ve
uyumsuz duygularla yetişmelerine izin veremeyiz."[19]
Mustafa Kemal, muhtırasını, diplomatik bir dille sürdürür ve Amerikalıların kurmak
istedikleri örnek çiftliklerin yönetiminin ve çalışan çocukların eğitiminin Türk
hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütülmesi, bu gibi yerlerde çalışacak
öksüzler arasında soy, mezhep ayrımı yapılamayacağı gibi koşulları belirterek,
diplomatik bir tavırla reddeder.
Onun duyarlılıkla ve devlet adamı sorumluluğuyla, ayrımcılığa ve
karıştırıcılığa gösterdiği bu tepkisinde söz ettiği acı deneyler arasında
Osmanlı yönetiminin vurdumduymazlıkla izin verdiği Anadolu illerindeki Amerikan
konsolosluklarının Hıristiyan azınlıkları, özellikle Ermenileri, eğiten misyoner
okulları kurmaları, azınlıklara birer ABD pasaportu vererek onları
Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını, manastırları silah deposu haline
getirmeleri, sonunda terör eylemleri, arkadan vurmalar gibi somut olaylar bulunmaktadır.
Osmanlı'nın son döneminde yabancıların işlettiği okul sayısı 98'dir. Bu işi
yalnızca savaş öncesi durumun bir özelliği olarak göstermek de yanıltmanın bir
parçasıdır. Mustafa Kemal'in Amerikan okullarının etkisini değerlendirmemesi
düşünülemezdi. Amerikan Talas Koleji'nde 1880 yılı ders
programında, Ermenice ve Rumca Gramer, Osmanlıca İncil, Hıristiyanlara göre tarih
derslerinin yanı sıra Amerikalıların 3 ayrı yerdeki matbaada, Ermenice, Rumca,
Bulgarca, İtalyanca, Ladion (İspanyol Yahudi dili) dillerinde, 725 kitap
yayınladıkları bilinmektedir.[20]
Mustafa Kemal, kültürel işgalin sonuçlarını iyi değerlendirmektedir. Sözde
öksüzler yurdu kurma gibi sözde insancıl girişimin altındaki azınlık örgütleme
plânının yattığını elbette biliyordu.[21]
1922 yılı başında, ülke işgal altındayken ve en zor koşullarda yaşanırken
yazılmış olan bu muhtıradaki değerlendirmeye "komplo teorisi" diyebilecek
bir kişi olabilir mi? Buna 'komplo uydurması' diyenler, Reagan'ın 1982'de koyduğu adla
"demokrasi projesi"nin Yugoslavya'da, Çekoslovakya'da, Balkanlarda, Asya'da,
Afrika'da, Orta ve Güney Amerika'da, Irak'ta, Venezuela'da yol açtığı sonuçları
unutsa da, görmezden gelse de, Türkiye'de etnik, dinsel kışkırtmaları, Lozan'ın
gözden geçirilmesi taleplerini yok sayması mümkün olmayacaktır.
Mustafa Kemal'in, 27 Aralık 1919'da yabancılarla yatıp kalkanlara verdiği şu yanıtı
okuyunca, TBMM'nin içine dek yabancıları sokup, ahlak dersi alanları, kendi güvenlik
güçleri ya da memurlarıyla ilgili "yolsuzluk" araştırmalarını yabancı
parasıyla ve yabancı elemanlarla yapmaktan çekinmeyenlerin unutulmayacağına kuşku
yoktur. Şimdi bir kez daha M. Kemal'i dinleyelim:
"Tekrar ediyorum, aleyhimizde ileri sürülen değerlendirmeler
yanlıştır. Bu gerçek, (hem) tarih, (hem de) mantık
açısından sabittir. Bu hususu, yalnız Batı'ya değil, hatta vatandaşlarımıza da,
ehemmiyetli bir surette ihtar etmek gereğini duyuyorum.
Çünkü, ender de olsa, üzülerek işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya
milli duygudan yoksun kalmış olan bazı kişiler, yabancıların aleyhimizde ileri
sürdükleri suçlamaları reddetmemenin yanında vatanını ve milletini kusurlu
göstermekten çekinmiyorlar. Bugün bile, sultani mektebinin salonlarını aleyhimizde
konferans verdirmek için yabancılara açanlar var. Bu gibilere lanet"[22]
Emperyalist devletler her zaman lanetlenecek işbirlikçiler bulmakta zorlanmazlar ama,
onlara bu kolaylığı gösteren de halktır. Halk suskun kaldıkça onlar ve onlara bel
bağlamış olanlar bildiklerini okuyacaklardır. Öyleyse ne yapılmalı? Sorunun
yanıtını günümüzde pek moda olan "geçmişe takılmayalım"
çağrılarına inat yine 84 yıl öncesinde arayalım. Mustafa Kemal "lanet"
okuduktan sonra halka bir çağrıda bulunuyor:
"(..) Fakat Efendiler!.. Herhalde dünyada hak(hukuk), bir hak(hukuk)
vardır. Ve hak, kuvvetin üstündedir. Şu kadar ki, milletin, hakkını kavrayarak,
savunmaya, korumaya ve her türlü özveriye hazır olduğuna dair dünyaya bir kanaât
vermek gerekir. İşte düşmanlarımızın bu hareketi, milletimizi bu anlayıştan ve bu
özveri duygusundan yoksun sanmalarından doğmuştur."[22]
Lozan Antlaşması'nın en can alıcı maddelerini, salt ABD ve Batı Avrupa yönetimleri,
dışarıda ve içerde konumlanmış Bizans özlemcileri istedi diye, değiştirenler,
1919-1922 arasında savaş alanlarını, işgal altındaki yöreleri gezerek ulusal
direnişin ruhunu ve ulusal yönetimin görüşlerini dünyaya ileten ve TBMM kararıyla
Türk ulusal davasına katkıları nedeniyle kendisine teşekkür edilmiş olan, Gazeteci
Berthe Georges Gaulis'in değerlendirmesini anımsamalıdırlar:
"Onun gerçek formülü: rakip güçler arasında dengeyi korumak,
hiçbiri tarafından yutulmamak. "[23]
Bundan daha anlamlı bir yorum olamaz. Aradan 81 yıl geçtikten sonra bile,
yutulmaya karşı direnenler de olacaktır, laneti hak edenler de...
adalet ve merhamet dilenmek diye bir prensip
Her yıl, 25 Ocak'ta Ankara'da Cebeci asri
mezarlığında Uğur Mumcu'nun kabri başında nutuk atanlar yoktur. Yalnızca, bir gün
önceden bırakılmış solgun çiçekler ve kabrin başına yumuşak adımlarla
yaklaşarak, iki ellerini gökyüzüne doğru açıp sessizce dua eden yaşlı kadınlar
görülür. Onun mezar taşına kazınmış olan "unutma ey halkım" diyen
satırlarını okuyup, dua eden kadınlara bakarsanız "İşte bak! Unutmuyorlar...
Ötekiler nutuk atmakla, şarkı söylemekle yetiniyorlar ama, bak işte, yaşlı analar
seni unutmuyor!" demek zorunda kalırsınız.
Ve size öyle gelebilir ki, suikast tabancalarının, eroin üretiminde kullanılan
"asit-anhidrit"in, ülkenin istikrarsızlaştırılması için elinden geleni
yapan yabancıların izini süren Uğur Mumcu, neredeyse kabrinden kalkıp kendisini
öldüren plastik patlayıcının peşine düşecektir.
Öyle yapacaktır! Çünkü Uğur Mumcu, 1980 öncesinde solculardan "ajan,"
sağcılardan "komünist" damgasını yediği için yalnız bırakılmış ve
böylece komplolar üzerine araştırmaları etkisizleştirilmeye çalışılmasına
karşın, bağımsızlık izinde yürümeyi, yaşamın olmazsa olmaz gereği saymış,
onurlu ama aynı zamanda gururlu bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıydı. Uğur Mumcu,
yattığı yerden kalkıp, kendisini öldüren plastiğin peşine düşecektir. Çünkü,
bağımsızlığın salt sözle elde edilemeyeceğini bilecek denli kendine saygılı,
onurlu bir insanoğludur Uğur Mumcu.
Ve bu karanlık çağ kuşkusuz aşılacaktır. Çünkü, halkın erdemli deyişi bir
gerçektir: "Eşkıya dünyaya hükümdar olamaz!" Ve
insanlık yarım kalan sözü, geçmişten geleceğe, karanlıktan aydınlığa uzanan
çağlarda tamamlayacaktır. Yeter ki, Mustafa Kemal'in şu yalın ilkesi akıllardan uzak
tutulmasın:
"Adalet ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk milleti,
Türkiye'nin müstakbel çocukları bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar."
Bu sözün anlamını makamlara oturanlardan daha çok, bağımsız ve özgür yaşamanın
anlamını ve insanca yaşamak için "..hak, kuvvetin üstündedir"
ilkesinin erdemliliğin temeli olduğunu bilen gençler değerlendireceklerdir. Bundan
zerre kadar kuşku yok!
Ne ki, Uğur Mumcu'nun savaşımını "laik devlet" başlığıyla
sınırlandırarak, bağımsızlık, egemenlik savaşını unutanlar da ayrıca
değerlendirilecektir. Buna da kuşku yok!
[1]
"Tevrat'ta Goel olarak tanımlanan 'intikamcılık' geleneği son yıllarda Mossad ve
ilgili bulunduğu diğer grupların yeniden dört elle sarıldığı bir kavram haline
gelmiştir.(..) 'İntikamcı' adıyla bilinen kişi Yahudi geleneklerine göre, kendi
adamlarından biri öldürüldüğünde onun intikamının alınması gerektiğini savunan
kişiydi. Sığınak olarak kullanılan yerlerde bu tür korunma işlevinbi yüklenen
kişiler vardı." Richard Deacon, İsrail Gizli Servisi, s.241.
[2] Funda Özkan, 'Mest' buluşması kaderin cilvesi, Radikal 10 Ağustos 2002.
[3] DYP baraja kıl payı takılınca Bayar seçilemedi. Derviş ve Zeynep Damla Gürel
ise milletvekili oldular.
[4] "Tek başına CHP iktidarı 20 milyar dolara eşit" ve "Oya Ünlü ile
iyi anlaştık" Hürriyet, 25 Eylül 2002, s.8, 20.
[5] Graham E. Fuller and Ian O. Lesser with Paul B. Henze and J.F.Brown, Turkey's New
Geopolitics From the balkans to Western China, s.187
[6] Edward S. Herman , The Rise and Fall of Bulgarian Connection.
[7] 7Grillmayer, Kanada polis grubunda deneme nişancısıydı. ABD savunma bakanlığı
için çalışmış, Avusturya ordusuna katılmış, 1974 BM kuvvetlerinde onbaşı olarak
yer almış ve Golan'da mayın arama çalışmalrına katılmıştı. 1976'da Avusturya'ya
dönmüş silah tüccarı lisansı almış ve Lğbnan'a, Türkiye'ye ve Afrika'ya silah
satmaya başlamıştı. "Grillmayer bir yasallık görüntüsü içinde , her çeşit
kaçakçılık işini demir perde ülkelerinde bi,le sürdürme ve Avusturyalı, Alman,
Amerikan ve İsrailli gizli servislerle yakın ilişkiler kurma yeteneğine sahipti. (..)
Tintner, (..) Grillmayer lisansıyla İsviçre'den yirmibir tane satın almıştı."
Bu silahlardan 4 tanesini Nsan 1981 başında Ağca ve Oral Çelik'e sattı. Jean-Marie
Stoerkel, Mesih Papa'yı Neden Vurdu?, s.95-96.
[8] Petrol ve Siyaset, Cumhuriyet, 15 Aralık 1992.
[9] "Türk ve Kürt" Cumhuriyet, 10 Aralık 1992.
[10] Nazi generali istihbarat şefi Gehlen, ABD saflarına katıldıktan sonra CIA'nın
ilk kuruluş yıllarından sonra yeni elemanlar eğitti. CIA'de örtülü operasyon ve
counterterror eğitim programları onun yönetiminde geliştirildi. Gehlen çok sayıda
Nazi, suçlunun ABD'ye geçişini sağladı. Gehlen'in elemanları arasında
Kızılordu'dan SS kıt'alarına katılan Ruzi Nazar da vardı. Ruzi Nazar, ABD Ankara
Büyükelçiliği'nde görev yaptı. Şimdi ABD'de yaşamaktadır. Gehlen eğitiminden
geçenler, CIA'in MAH (MİT) ile doğrudan çalışmaya ve doğrudan para ödemeye
başladığı dönemden sonra yönetici konumuna geldiler. Onların yetiştirdiği
elemanlar da sonraki operasyonları ve işkence seanslarını yönettiler. Gehlen
öğrencilerinden Paul B. Henze, Ruzi nazar, Graham Fuller ve Fuat Doğu (sonra MİT
Müsteşarı) Türkiye'de birlikte çalıştılar. Soner Yalçın- Doğan Yurdakul, Bay
Pipo, 134.
[11] Anthony Sutton, "Wall Street and The Rise of Hitler" den aktaran Uri
Dowbenk, Nitro News 12-09-1999
[12]3EIR, November 1, 1996
[13] Uğur Mumcu, "Henze'nin İşi," Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992.
[14] ABD'nin Din Hürriyeti Türkiye Raporu 1999'da Alevilere de sahip çıkılmış ve
Amerika'da bir vakıf kurulmuştur ("Din-İman-Tarikat-Türban-İmam Hatip
Amerika'dan Sorulur." Gazete Müdafaai Hukuk, 21 Temmuz 2000)
[15] 1980 öncesinde Maraş ve Çorum'da çıkartılan çatışmalar ve katliamlardan
önce bu kentlerimizde bir Amerikalı siyasi memurun (Alxenader Peck) dolaşıp
görüşmeler yaptığı anımsanırsa, önerinin ciddiyeti daha iyi anlaşılır.
Elbette, sonrasındaki GOP ve Sivas olayları da...
[16] M,Yıldırım, Amerikan İddianamesi, Müdafaai Hukuk, 30 Nisan 2000 ve 1999 Country
Reports on Human Rights Practices Released By The Bureau of Democracy-Human Rights-Labour,
U.S. Department of State, Feb.25, 2000
[17] Uğur Mumcu, "İmam-Subay" Cumhuriyet, 22 Ocak 1993.
[18] Gündem (Strateji Grubu Haber Bülteni), analitik bir çözümlemeye yardımcı olmak
amacıyla Uğur Mumcu'nun yazılarında yer alan kişileri bir ad dizinini ve konular
istatistiğini basılı bir belge yaparak, TBMM soruşturma komisyonuna vererek, cinayetin
çözümü için ilk aşamanın böylesi bir ayrıştırmayla başlaması gerektiğini
göstermiştir. Gündem,15 Mart 1997, s.54.
[19] Mustafa Kemal'in el yazısı ile Muhtıra, belge No: 1125, ADP: Cilt 1, sa.384;
Mustafa Onar, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları II, T.C. Kültür
Bakanlığı Atatürk Dizisi, Ankara, 1995 (Günümüz diline çeviride anlam
karışıklığı görülen bazı tümceler, asıl anlamları kesinlikle
değiştirilmeden, tarafımızca düzeltilmiştir. "Muhtıra" sözcüğü
yazının' özgün el yazması'notunu taşıyan belgesinin transkripsiyonunda da
bulunmaktadır. M.Y)
[20] Turgay Tüfekçioğlu, Türkiye ve Şeytan Üçgeni, s.125-127
[21] Yardım örtüsüyle Hristiyan misyonerlik etki alanı yaratılması girişimleri o
zamandan engellenmişti ama, günümüz Türkiye'sinde "sivil" toplum örgütü
adı altında, çocukları barındıran kamplar açıldığı görülmektedir. Turgay
Tüfekçioğlu, a.g.k. s.52-54.
[22] Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, M.E.B,
İst. 1968, Vesika 220, s.1184 (Bazı bölümler, anlama kolaylığı bakımından
günümüz diline dönüştürüldü . MY)
[23] Berthe Georges-Gaulis, Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği, s.151.
|