solu.gif (137 bytes) 

     

  


Erdem yüklenmiş bir çığlık / kıracak karanlığını gecenin
ve .....Tanyeri ağaracak

tanyeri ağaracak
günler gelecek
tanseri ağaracak
eşkıya yıkılacak
güneş yeniden ısıtacak

  sagu.gif (208 bytes)

Sayı 26 / 24 Ocak 04
UĞUR MUMCU ÖZEL SAYISI

Bize yazın   Arşiv:  

 

UĞUR MUMCU'YU ANMAK MI, YOKSA UNUTTURMAK MI?

 

Mustafa Yıldırım

“Ve intikamcı onun peşine takıldıysa onun kaçıp kurtulmasına olanak tanımaz çünkü o komşusuna ihanet etmiş ve ondan nefret etmişti.”  Joshua, XX.5 [1]

 

Operatörler, halkın zihnini denetim altında tutabilmek için “imaj” tasarımı oyununu oynamayı sürdürmektedirler. Yapılan işin anlamına denk düşen “göz boyama” kavramını kullanmaktan kaçınanlar, halkın tek haber alma aracı olan basın ve görüntülü yayını denetim altına almayı başarmışlardır. Özellikle basın dünyasında görüş yayıcı ve görüş oluşturucu işlevi bulunan seçkin köşe yazarları, gazetelere müteahhit ve banker çevresinin egemen olmasıyla yükseltilen ücretlerle gazeteciliği ideal edinmiş genç gazetecilerden kopartılmış, özgün gazetecilik kimliğinden ayırdına varmadan uzaklaşmışlardır.
Bu süreci, dış ülkelere uzun süreli geziler, içerde yabancı vakıfların parasal katkılarıyla gerçekleştirilen yatılı-yemekli seminerler,
iyi otellerin iyi salonlarında yapılan gösterişli konferanslar eşlik etmektedir. 

mumcu.jpg (24329 bytes)

Örneğin, Alman Hristiyan Demokrat Partisi’nin uzantısı Konrad Adenauer Stiftung, yerli gazetecilerle birlikte Anadolu’ya açılıyor ve seminerler (kursları) düzenliyor. Bir avuç gerçek gazeteci, bu gidişe direnmeye çalışıyor. Gazeteler ve televizyonlar, büyük şirketlerin yerlisine geçme aşamasını aşıp, dışardan hissedarlarla kurulan ortaklıklar sonucu, bir tür içerden yönlendirici kurumlara dönüşüyor ve ABD’de yaratılmış “manufacturing public perception” işini, yani halkın zihnine bir ön algılama süzgeci yerleştirmenin verdiği rahatlıkla hayasızca saldırıyorlar.
“Project Democracy” operasyonunun dünyadaki uygulamalarına bakıldığında, Türkiye’deki uygulamanın kısa sürede amacına ulaşması ve başarı düzeyi şaşırtıcıdır.
 

Türkiye’de kısa sürede darbeler yaşandı. İktisadi bunalım, borç şantajı derken, “siyasal istikrar” diye diye tahsilat yapanlar, bir anda partilerinden istifa ederek, hükümeti sarstılar. Ve iki yıldır bir türlü geçirilemeyen yasalarla, Lozan Antlasmasinin, azinliklarin egitim hakkini tanimlayan 41. maddesi, ABD kongresinin raporuna kosutluk içinde degistirildi, 1936 yasasiyla sinirlanan azinlik vakif örgütlenmesinin önünü açacak ve yeni toprak talepleri yaratacak vakiflar yasasi degisikligi gerçeklestirildi.
Aslinda bunlarin olmamasi şaşirtici olabilirdi. Çünkü bunca dolarla ve bunca siyasal-akademik-dinsel ilişkiyle desteklenen atölyeler boşuna çalişmamiş, devletin bakanliklari, adalet ve egitim dahil, onca AB euro’suyla beslenen proje boşuna yapilmiş olamazdi.
Temmuz 2002'de birdenbire erken seçim kararı alındıktan ve Kemal Derviş, hem bakanlığını yürütüp hem de hükümetin ana partisine muhalif yeni bir partinin kurulması çalışmalarına başlamıştı. Derviş, birdenbire ABD'ye, gidip 10 günlük çalışmanın ardından, ARI Derneği'nin önderi Kemal Köprülü'yle 4,5 saat görüştükten sonra, Ankara'ya gelip CHP başta olmak üzere partilerin Genel Başkanları ile siyasal görüşmeler yaptı. Daha sonra İstanbul'a dönen Kemal Derviş, TESEV kurucusu, Bilderberg üyesi Bülent Eczacıbaşı ile uzun uzun görüştü. Eczacıbaşı, TUSİAD dünyasının duygularına tercüman olmak için mi bilinmez, "K. Derviş'in arkasındayız" dedikten sonra, Ankara'ya dönen Kemal Derviş ilginç bir yemekte arkadaşlarıyla buluştu. Gazete haberini okuyalım:
"Bir masada Kemal Derviş, Fikret Ünlü, Oya Ünlü, Kemal Köprülü (ARI), Haluk Önen (ARI), Damla Gürel (Genç ARI).. Öteki masada: İsmail cem ipekçi, Adil Özkol, Osman Müftüoğlu, Mehmet Ali Bayar, Pars Kutay, Ömer Külahlı.. Bayar ve Cem ittifak kararını açıkladıkları günü akşamında.. Kemal Köprülü gençlik nezdinde, AB lobisi konusunda çalışmalarına hız verecekmiş. Ancak ARI hareketinden Haluk Önen, Bülent Taşar, Nail Yücesan ve (Zeynep) Damla Gürel, Kemal Derviş'in yanında siyasete atılacakmış." [2]
Haber her şeyi özetliyordu. Paul Wolfowitz'le Washington'dan tanıştıklarını söyleyenler, partilere dağılıyorlardı. Bayar, DYP'den aday oluyordu. Kemal Derviş ise CHP'ye yönelip, 1. sıradan milletvekili adayı olurken, yanında Genç ARI'dan Zeynep Damla Gürel'i de götürüyordu. Genç ARI da, Mustafa Kemal'in Cumhuriyet Halk Partisi'nin devamı olma iddiasındaki partiden milletvekili adayı oluyordu.[3]
Kemal Derviş Dünya Bankası'nda çalışırken onunla çalışan ve daha sonra da Devlet Bakanı Kemal Derviş'in yanında "asistan" olarak bulunan Oya Ünlü ise, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın yardımcısı oluyordu. "Avusturya'da çok verimli çalıştık. Kendisini çok başarılı buldum. Onun sayesinde bir sürü randevu ve program gerçekleştirdik," diyen Deniz Baykal, Ünlü'nün hakkını verdikten sonra, 4 Kasım sonrasında hükümeti kurduklarında ekonominin başına Derviş'i getireceğini söyleyerek, "project"in başarısını ilan ediyordu.[4]

Bu işlerde gazetecilerin payı pek de az değildir. Tam da bu aşamada CIA yöneticisinin, "CIA'in gazetecileri - Amerika dışındakiler de dahil- kullanıp kullanmadıkları" yönündeki soruya "naturally (doğallıkla)" diyerek verdiği yanıt yeterince anlamlı olmalıdır.
Türkiye'nin özellikle son onbeş yılında sürdürülen operasyonun önemli bir parçasını oluşturan medyanın ele geçirilişi ve yabancı ülkelerde gezilerden, örneğin "Como gölünden önce ve Como gölünden sonra yazarlardaki" değişimleri sergileyecek gelişmeler, basın ve yayınla ilgili bilim kurumlarının lisansüstü ve doktora çalışmalarına konu edilecek derinliktedir.
"Project democracy içinde medya ve medyacılar" gibi, başlı başına bir derinliği olan bu konuyu kitabın sonraki ciltlerine bırakırken, her öldürülüş yıldönümünde ağıtlar yakanları bir yana bırakarak, bağımsız, bağlantısız gazeteci, yarıda kesilmiş son sözün sahibi Uğur Mumcu'nun bir araştırmasına değinmek gerekiyor.

Kendisini öldüren plastiğin izini sürecek
Her yılın, 24 Ocak gününde Uğur Mumcu için toplantılar, gösteriler düzenlenir, ahlı-vahlı yazılardan geçilmez. Onun yakın arkadaşı olduğunu söyleyen gazeteciler, "Mumcu'nun bıraktığı dosyaların son sayfasını bir açalım ve yeni sayfalar ekleyelim, aydınlatılmamışları birazcık da biz ortaya çıkaralım," demezler. Hem dosyaların sararıp solmasına göz yumulur, hem de Uğur Mumcu'nun on yıl önce yazdıklarından alıntı yapıp, "Bak! O, bunu da yazmış," denilerek, işler kısa yoldan bitirilir. Hatta Mumcu'nun dosyalarında adından söz edilenler de anma gününde yürüyenlerin başını çekerler.
Uğur Mumcu'nun dosyaları o denli boş olmalı(!) ki, o dosyalara yeni sayfalar eklemeyi düşünmemektedirler.
Dahası, Uğur Mumcu için 'ahlar- vahlar' çeken politikacıların, yurt elden gidiyor diyenlerin çoğunun onun yazdıklarını okumadıkları da bir gerçektir. Politikacıları bir yana bırakırsak, okumaz-yazmaz keskinlerin tasasının, ezberledikleri yalan gerçeklerden kurulu sığınaklarının bir anda başlarına yıkılacağı korkusudur. Korkular, ağıtlarla ve keskin sloganlarla atlatılır atlatılmaz, yeni dünya düzenine uygun olarak yaşanmaya başlanır.
Bu davranışların temel nedenini, Uğur Mumcu'nun öldürüldüğü günlere dönerek bulmaya çalışalım. O günlerde, tepkinin odağına İran yönetiminin ve yurtiçinde İslamcı olarak adlandırılan kesimin oturtulduğunu anımsayacağız. Ankara'da cenaze arkasından yürüyenlerin ve Anadolu'nun birçok yerinde gösterilere katılanların ortak sloganı da "Laik Türkiye! Mollalar İran'a!" idi.

Uğur Mumcu, kuşkusuz Türkiye'nin laik devlet düzeninin korunması üzerine düşünceler geliştirmiş, yazılar yazmış, konuşmalar yapmıştı. Ama, onun yazılı olarak okurlara ulaşan araştırmalarında, dünyaya, bölgeye ve Türkiye'ye egemen olmak isteyen güçlerin oyunlarını ortaya çıkarmaya çabaladığı da görülmektedir. Bu oyunların aynasında devlet yönetimlerinin kirli operasyon örgütleriyle ilişkileri, bu örgütlerin doğrudan ya da dolaylı yönettiği ve yönlendirdiği daha alt örgütler, silah kaçakçıları, pis oyunların parasal kaynağını yaratan uyuşturucu kaçakçıları, altın kaçakçıları yer alıyordu.
Kuşkusuz başka ülkelerde de bu tür araştırmalarla dünyayı uyandırmaya çabalayan, Uğur Mumcu gibi araştırmacılar bulunmaktadır. Ne var ki, Uğur Mumcu dünyanın en belalı, en kapsamlı dolapların çevrildiği bir bölgesinde ve o bölgenin en kilit konumdaki ülkesinde yaşıyordu. Bunun anlamı açıktır. En kapsamlı, en uzun süreçli, en pahalı komploların uygulandığı bir bölgede merkez konuma sahip bir ülkede, kirli işler ağının bir ilmiğini çekiştirmek, inatçı bir araştırmacıyı büyük komploların, büyük senaryoların odağına yaklaştırır.
Bu araştırmacı, gerçeği ortaya çıkarmakta kararlıysa ve aydınlatma işini bireysel gönenci ya da ününe ün katmak için değil de, gerçeğin ortaya çıkarılması ve varsa adaletin yerine getirilmesi için yapıyorsa, komploculara vereceği zarar da o ölçüde büyük olacaktır.
Uğur Mumcu'yu anlamak, onun izini sürdüğü konuyu gerçeğe ulaşıncaya dek bırakmadığını okuyucuya anlatmak için, kararlı araştırmacılığının birkaç örneğine, onun dosyalarındaki sararan yapraklarına ve onun bıraktığı yerden sonra ekleyeceğimiz birkaç ilmiğe bakmak yeterli olacaktır.

Yalan bulutunun dağıtılışı
Papa suikastının ardından bir bilgilendirme kampanyası başlamıştı. Bu kampanyanın iddiası, suikastın KGB adına hareket eden Bulgar gizli servislerinin denetiminde gerçekleştirildiğiydi. Bilgilendirme kampanyası kısa sürede sonuç vermiş ve birkaç Bulgar memur İtalya'da Ağca ile birlikte yargılanmıştı. Ne ki, söz konusu bilgilendirme kampanyasının tutarlılığı batı dünyasında tartışılır olmuştu. Bu tartışmalar daha çok senaryo iddialaşması gibiydi. Kampanyanın yöneticisiyse, ABD Milli Güvenlik Kurulu görevlilerindendi. Kampanyada Papa'yı vuran Ağca'nın geçmiş ilişkilerinden söz edilmiyor ve Türkiye'deki bağları gözardı ediliyordu.
İşte bu noktada, Uğur Mumcu, yazılarıyla, kampanya sahibinin yanlış bilgilendirme çabalarını boşa çıkarmıştı. Papa'ya suikast davasının dosyalarını inceleyen Uğur Mumcu, her şeyden önce bu yönlendirme bilgilerini yayan Paul B. Henze'nin, 1974-1977 arasında Türkiye'de CIA İstasyon Şefi olduğunu, 12 Eylül darbesini savunduğunu yazarken, onun tetikçinin ilişkileri üstüne yayınlarında eksik bilgilendirme yapmakta olduğunu açıkladı.
Burada hemen belirtmeliyiz ki, yönlendirme ajanlarının görüşlerini aktaran yayınlarda onların operasyon örgütlerindeki görevlerini görmezden gelindiğine sıkça rastlanır. Henze için de bu böyle olmuştur. Paul Henze'nin tv programlarında ve "Wall Street Journal" , "Christian Science Monitor" ve "Readers Digest" gibi yayınlarda, onun devlet görevi yaptığından söz edilmekle birlikte CIA'daki işi anılmıyordu. Yeri gelmişken Henze'yi biraz tanıtalım.
Henze, 1952-1958 arasında CIA'nın "Radio Free Europe" yayınlarını yönetirken, Hitler'in yanlış bilgilendirme uzmanı Goebbels'in tekniğini uygulayarak, deneyim kazanmıştır. Bu tür yönlendirme yayınlarını ise büyük usta Allen Welsh Dulles örgütlüyordu. Henze, 1974-1977 arasında Türkiye İstasyon Şefliğinin ardından ABD Milli Güvenlik Kurulu kadrosuna (1977-1980) geçmiş ve Akev (White House)'de, Türkiye dahil birçok ülkeden sorumlu CIA irtibatçısı olarak çalışmıştır. Henze, American Turkish Foundation'da yaklaşık 10 yıl mütevelli heyeti üyesi olarak bulunmuş ve 1990'dan sonra RAND Corporation' da danışmanlık görevini üstlenmiştir. Henze'nin 12 Eylül yönetimini destekleyen yayınları dikkat çekmiştir. [5]
İşte Uğur Mumcu, böyle bir ustanın yönettiği yanlış bilgilendirme operasyonunu görmezden gelmemiş ve dava dosyalarındaki bilgileri, İtalya ve Mallorca'ya giderek yerinde yapmış olduğu araştırmalarla zenginleştirmiş ve Türkiye'de kargaşa ortamının arkasındaki silah ticaretiyle, beyaz zehir kaçakçılarıyla, İtalyan Gladio'su ve mafyasıyla ilişkileri yazmıştı. Bu yayın sonunda Washington kaynaklı yanlış bilgilendirmenin önünü alınmıştır.
Yanlış bilgilendirme operasyonunun suikastla olan bağı çözülememiştir, ama Uğur Mumcu'nun bu derin araştırmasının sonunda yazmış olduğu "Papa, Mafya, Ağca" kitabı, Amerikalı araştırmacıların da gözünü açmıştı. Yanlış bilgilendirmenin bir maşası olan gazeteci Claire Sterling'in, CIA adına yazılar yazdığı ortaya çıkarılmış; suikasta ilişkin yanlış bilgilendirmeyi konu edine ve 1986'da yayımlanan "The Rise and Fall Of The Bulgarian Connection" adlı kitap Uğur Mumcu'nun açtığı pencereden bakılarak kurulmuştur. [6]
Uğur Mumcu için bu konu, bir kitap yazmakla kapanamazdı kuşkusuz. Kitap 1984'te yayımlandıktan sonra da, ağı ilmik ilmik çözmeye çabaladı. Onun hangi derin karanlıkları inatla karıştırdığına da, iyi bir örnektir bu konudaki tutumu.
Uğur Mumcu, 19 Haziran 1982'de, suikast silahı ile ilgili olarak, dava dosyasından aldığı bilgileri yazıyordu. Tabanca, Belçika'da Fabrique Nationale Herstal firmasında üretilmiş, 1979'da Schroeder firmasına devredilmiş. Aynı tabanca, daha sonra 1980'de, İsviçre'nin Neuchatel kentindeki Grisel Petit Pierre firmasına gelmiş ve Avusturya'da yerleşik, Nazi yanlısı aileden gelme, silah tüccarı Horst Grillmayer adına Tinter Otto adlı kişi tarafından Nisan 1981'de satın alınmış. Grillmayer, gizli duruşmada devlet hesabına çalıştığını bildirdikten sonra ortadan kaybolmuştur. [7]
Uğur Mumcu'nun dünyadan zamansız koparılışının ardından, ne yazık ki, Horst Grillmayer'in izinin sürülmesi yarım kalmıştır. Oysa, Horst Grillmayer adına son yıllarda uluslararası tabanca atış şampiyonalarında, örneğin 18-31 Ağustos 2000 Avustralya Olimpiyatlarında Avusturya atıcılık takımında rastlanmaktadır.

darbeciler - petrolcüler - bankerler
Yine Uğur Mumcu'ya dönelim. Onun Papa olayını deşmesinin ardından on yıl geçiyor. Suikast magazin haberlerine ve M. Ali Ağca ile ilgili ruhanilik öykülerine konu edilip unutturulurken, Uğur Mumcu, gazetedeki köşesinde konuya bir kez daha dönüyordu. ABD'nin Ortadoğu ülkelerinin iç düzenlerini bozmasına değiniyor, İran'da, kendi ülkesindeki petrolden biraz daha fazla pay almak isteyen seçimle gelmiş Başbakan Dr. Musaddık'ın komployla devrilmesinde, zamanın ABD Dışişleri Bakanı J. Foster Dulles ile onun kardeşi CIA Direktörü Allen Welsh Dulles'in paylarını gösteriyordu.
Uğur Mumcu, bununla da kalmıyor, Dulles kardeşlerin yönettiği Sulivan-Cromwell şirketinin, aynı zamanda Anglo-Iran Oil şirketinin danışmanı olduğunu, bu petrol şirketine sermaye sağlayanın da, J. Henry Schroder Bankerlik firması olduğunu yazıyordu. Bununla da yetinmiyor. CIA yöneticisi Allen Welsh Dulles'in aynı zamanda Schroeder'in New York şubesinde yönetim kurulu başkanlığı yaptığını ekliyordu. [8] Böylece suikast silahının izi boyunca görülen Schroeder Bankacılık'ın, ABD bağlantılarına ışık tutuyordu.
Suikast silahının ve suikasta bulaşık kişilerin ilişkileri, mafya - İtalyan Gladiosu - CIA - Banker Calvi - Vatikan ilişkileri, P2 Mason Locası ve Amerikalı Kardinal Mercinkus'un Vatikan Bankası (IOR)'nda oynadığı rolleri, tek tek yazıya döküyordu."[10]
Mumcu, karanlık suların altındaki ilişkilere el atmıştır. Bu kişilerden Dulles kardeşlere ve ABD şirketlerinin geçmişlerine kısaca değinirsek işin ciddiyeti de anlaşılacaktır.
Sullivan-Cromwell finans danışmanlığı şirketi büroları, John Foster Dulles ve 1953'te CIA'nın başına getirilen Allen Welsh Dulles (1894-1969) tarafından kullanılmıştır. Kendi eşi tarafından bile "köpekbalığı" olarak adlandırılan Allen Welsh Dulles, II. Dünya Savaşı döneminde Amerikan askeri istihbarat örgütü OSS (Office for Strategic Services)'nin Bern (İsviçre) şubesini yönetmiş; Gestapo İstihbarat generali Gehlen'in ekibiyle -elbette evraklarıyla birlikte- ABD istihbaratına kazandırılması operasyonunda yer almış; daha sonra CIA'nın kuruluş yasasının taslağını hazırlamıştır.[11]

Derinleştirirsek...
Uğur Mumcu'nun verdiği bu özlü bilgilere biz de bir derinlik katalım. CIA'in operasyondan sorumlu direktör yardımcısı olarak göreve başlayan Allen Welsh Dulles, 1953'te CIA direktörlüğe getirilmiştir. Dulles'in Nazi ilişkileri oldukça eskidir.[12] Savaştan altı yıl önce, Eylül 1933'te Führer ile bir toplantıya da katılmıştır. Dulles (yani CIA) ile banker John Henry Schroder adlarına 1954'te gerçekleştirilen Guatemala operasyonunda da rastlıyoruz. Guatemala'da seçimle gelen yönetim, Sovyet tehdidi bahane edilerek, düzenlenen bir komplo sonunda devrilmişti. Oysa Sovyetlerin bu ülkede elçiliği bile bulunmuyordu. Welsh dönemi, CIA'nın, Kamboçya, Küba ve birçok ülkede iş tuttuğu dönemdir. Dulles, 1920'de Türkiye ve Körfez petrol bölgesi için, askeri ve ekonomik istihbarat yapmıştır.
Alman Baronu Kurt von Schroeder tarafından kurulan bankerlik şirketi, daha sonra Londra'da John Henry Schroder Ltd. ve New York'ta John Henry Schroeder Corporation adıyla kurulmuştur. Bu "Schroder New York"un danışmanı Sullivan-Cromwell şirketidir. Allen Welsh Dulles, bu Sullivan-Cromwell şirketinde etkin bir danışman olarak, 1926-1933 arasında Prusya'ya 30 milyon dolar hazine yardımını örgütlemişti. Schroder N.Y şirketi, Hamburg'daki şubesi aracılığıyla ITT firmasının parasını 1944'te Himmler'in SS örgütüne akıtmıştır. Amerikan ordusu Almanya'ya girmeden önce, Schroder'in Başkan Yardımcısı Bogdan, aceleyle Almanya'ya yollanmış ve böylece Nazi ilişkilerine ait belgeler açığa çıkmadan alınabilmiştir.
Şimdi, Uğur Mumcu'nun adından sıkça söz ettiği, Vatikan bankeri olarak bilinen ve boynundan asılı olarak bulunan Calvi üstüne bilgilere biraz katkıda bulunalım. "Calvi" adı bizi Londra bankerlerine, eroin-kokain parası aklayan İsviçre bankalarının ilişkilerine götürür.[13] Aynı ad bizi, artık bize yabancı gelmeyen, "sivil" toplumcuların çok beğendikleri için İstanbul'a getirip konferans verdirttikleri, ulusal para piyasalarını alt üst etmekle ünlü bir kişiye; Soros'a, Soros'un şirketlerine, Soros'un vakıflarına ve nihayet Londra bankeri Rothschild ailesine götürür. Soros dünya egemenliği operasyonu "project democracy" nin para kaynaklarından biridir. O'nun izlerine, Yugoslavya'da, Malezya'da, Ukrayna'da, Varşova'da, Moskova'da ve ayrıca içlerinde Türkiye'nin de bulunduğu 90 ülkede daha rastlanır.
Dulles gibilerinin ilişkilerini bilerek yola çıkanlar, gerçeğe ulaştıracak bilgi ve belgeleri er ya da geç ele geçirirler. Geçirirler de, önleri kesilmezse. Uğur Mumcu bu tür sonu bilmiyor muydu? Kuşkusuz biliyordu, ama onun için önemli olan gerçek idi ve gerçeğe ulaşmaktan asla vazgeçemezdi.

Rand raporu ve sonrası
Petrol çıkarları çevresinde örülen pis ağın ilmiklerini çekiştiren Uğur Mumcu, 1984'te yayımlanan kitabıyla yetinebilir ve bu konuları bir daha karıştırmayabilirdi. On yıl sonra, hem de Ortadoğu'da, Kürt Federe Devleti senaryolarının da uygulamaya konulduğu, devletlerin ulusal çıkarlarını koruma politikalarının tehdit olarak değerlendirip, devlet yetkesinin zayıflatılma operasyonun başlatıldığı bir anda, geçmişe dönüp iz sürmek, ancak Uğur Mumcu'ya has bir tutum olabilirdi. Ne para, ne pul, ne de şan ve şöhret onun umurunda olamazdı..
Uğur Mumcu, 1992 yılında, günümüzde "Avrasya Projeleri" olarak adlandırılan, Orta Asya ve Kafkasya'da egemenlik tezgâhlarını da kurcalamaktan geri kalmamıştır. Henze'nin eşgüdümünde yapılan Türk cumhuriyetleri gezilerini, Kafkasya'yı karıştırma senaryolarını, Özal tarafından açılan Türk-Kürt federasyonu tartışmalarının dibini araştırıp yazmayı iş edinmiştir.[13] Uğur Mumcu 'nun edindiği her iş, bir büyük komployu açığa çıkarmaktadır. Ancak bu komploların en büyüğünü 1992 sonunda ve 1993 başında, öldürülmesinden kısa süre önce açığa çıkarmaya başlamış olduğu anlaşılıyor.
Türkiye üzerine geliştirilen, adı ne olursa olsun, merkezi egemenlik gücü zayıflatılmış bir devletin altında, her telden çalınan çok etnikli, mozaik içinde mozaik bir ülke oluşturmaya yönelik operasyonun en önemli girişimine engel olmaya çabalamıştır. Mozaiğin en önemli parçası Ortadoğu ve Türkiye'nin güneydoğusunda kurulacak olan güdülebilir bir Kürt devletidir. Diğer parçalar ise Kafkas etnik kökenlilerce oluşturulmaya başlanacaktır.

Kimlik operasyonları
Son yıllarda ayyuka çıkarılan, dahası politik amaç olarak hedefe alınan, kimlik tartışmalarının, terörün tırmandırılmasının, din, mezhep, tarikat tartışmalarının yoğunlaştırılmasının, gelecekte sorun yaratacak büyük oyunun başlangıcı, Amerika'da CIA denetimindeki Amerikan Hava Kuvvetleri şirketlerinden USIP'in alt şirketi, RAND Corporation tarafından hazırlattırılan ve 1990'da yayımlanan rapora bağlanmaktadır. Uğur Mumcu'nun yazdıklarından, bu rapordan bilgisi olmadığı anlaşılıyor. Bilgisi olsaydı PKK hareketinin arkasını araştırırken konuyu daha geniş bir kapsamda ele alabilirdi. Bu onun karşılaştığı sonu değiştirmezdi belki ama, hiç olmazsa araştırmasını belli bir aşamaya da yükseltebilirdi. Çünkü, işin bir irtica ya da Kürt-İslam ayaklanmasını aştığını, Türkiye üzerine oynanan "project democracy" oyununun sonuçlarının Ortadoğu ve Asya'ya bağlandığını bilerek bakabilirdi o dosyalara.
RAND raporunda önerilen adımları bir kez daha gözden geçirirsek, 1992 yılında olan biteni ve bu rapordan söz etmese de, Uğur Mumcu'nun bu gelişmeleri hiç olmazsa dinsel oyun temelinde durdurmak üzere giriştiği son araştırmayı kavrayabiliriz.
1990 yılında yayımlanan RAND Corporation Raporu, Türkiye'deki İslami hareketin, partilerin, örgütlerin devletle ilişkileri konusunda önemli saptamalar içermektedir. Türkiye dinsel ortamını tarihsel gelişim değerlendirmesiyle ele alan bu raporda, öncelikle dinsel hareketlerin ve toplulukların kimliği ile Kürt hareketinin ideolojisi ortaya konulmaktadır. Raporda, ABD politikacılarına, karar vericilere yol gösterilmektedir. Amerikan türü raporlardaki dolaylı anlatım bir yana bırakılırsa, raporun ülkemizle ilgili saptamaları ve yol göstericiliğini bu rapordan bir kez daha özetleyelim:
-Militan Kürt gruplar Marksizm'den İslam'a yönelirlerse, Kürtleri devlete karşı harekete geçirirler ve İslamcı hareket Türkiye'de daha etkin olabilir.
- Türkiye ve İran, Kürt sorununda işbirliği yapıyorlar. Türkiye ile İran'ın arası açılırsa; İran, Türkiye Kürtlerini desteklemeye başlar. Ancak Kürtlerin aşiret rekabetleri birliği önlüyor.
- Alevi-Sünni çatışmasının Türkiye'nin iç düzeninin nasıl bozduğunun örneğini görmek için 1970'lerdeki çatışmalara bakmak gerekir. [14] /[15]
-Türkiye'deki İslamcı uyanış ABD çıkarlarına bir tehdit oluşturmaz. İslamcı terör başlarsa Amerikan tesislerine saldırmazlar. Ancak İslamcı hareketin halka yönelik propagandası, ABD'nin Doğu Akdeniz çıkarlarına zarar verir.
-Türkiye, ABD'nin bölgesel amaçlarının, İslam ülkeleriyle arasını açacağına inanırsa, ABD'yi desteklemez. Körfez savaşında üslerin kullanımının sınırlandırılması buna örnektir.
- ABD, Türkiye'de laik rejimi desteklerse, İslamcıları karşısına alır. Bu nedenle ABD, hassas bir politika izlemeli.
-ABD, Türkiye'deki İslami hareketi daha yakından tanımalı, onların ideolojileri hakkında daha çok bilgilenmeli ve diplomatlarını eğitmeli. ABD, siyasi ve diplomatik girişimlerinin yanında, eğitime önem vererek Türk demokrasisinin güçlendirilmesine yardım etmeli.
Görülüyor ki, Uğur Mumcu'nun son araştırmaları, raporda belirtilen Kürt devleti projesine uygun olarak, Kürt milliyetçiliği ile İslami hareketin cephe birliğine evirilmesine ve mozaiğin en büyük parçasının oluşumuna engel olmak için çabaladığını göstermektedir.İlginç olan Uğur Mumcu'nun RAND raporunu bilmeden, salt yurtseverlik duyarlılığı ve araştırmacılığıyla bu işlere yönelmesidir.
Bu nedenle, Uğur Mumcu'nun, PKK'nın aslında Ortadoğu senaryolarının gerçekleştirilmesine yönelik bir araçtan başka bir şey olmadığını, PKK'nın arkasındaki parasal kaynakların bir ucunun uyuşturucu kaçakçılığına, silah tüccarlarının devletlerle ilişkilerine dayandığını, hatta ayrılıkçıların kullanılmaya uygun bir figür olduğunu ve bunun kanıtının da Abdullah Öcalan'ın geçmiş ilişkilerinde görüldüğünü kanıtlamaya girişmiş olduğu anlaşılıyor. Bu çabasını, yaşamının en son saatlerinde ve hatta evinin önündeki arabasına doğru yürümeye başladığı ana dek sürdürdüğü, TBMM soruşturma komisyonu raporlarında yer alan ifadelerle de kanıtlanıyor.
Uğur Mumcu öldürüldükten kısa bir süre sonra, zamanın Cumhurbaşkanı Özal, "federasyon tartışılmalıdır" demiş ve Mayıs 1993'te İstanbul'da, Kürt hareketini temsil edenler, Kürt Nurcuları, dinci parti danışmanları, bir konferansta buluşmuşlardır. Bu toplantıda, PKK'ya bağlı Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK)'nin alt örgütü Kürdistan İslam Hareketi (KİH)'nin başkanı, Kürt İslam hareketi temsilcileri bir araya gelmiştir. Aynı toplantıda KİH Başkanı Kürt hareketinin birleştiğini ilan etmiş, eyalet sisteminin yararları anlatılmıştır.

Orduya sızma yasasına tek kişilik engel...
Uğur Mumcu'nun bir başka girişimi, çok daha önemlidir. Onun ölümünden sonraki gelişmelerden de anlaşılacağı üzere, Türkiye Cumhuriyeti'nin Lozan Antlaşmasıyla tanınan egemenlik haklarının ve kuruluş ilkelerinin değiştirilmesine yönelik girişimlerin önündeki en büyük engel olarak ordunun görüldüğünün kabulüyle, kışkırtmalar ve yıpratmalar yoğunlaştırılmıştır. Ordunun içine dinsel örgüt elemanlarını örtülü olarak sızdırma girişimleri de açığa çıkarılmıştır. Ordu, ABD'nin resmi belgelerinde bile hedef olarak gösterilmiştir:
ABD Dışişlerince hazırlanan "Din Hürriyeti, 1999 Türkiye Raporu"nda, "Yarı sivil, yarı askeri Milli Güvenlik Kurulunun 1997 kararlarıyla" tarikatların kesinlikle yasaklandığı, ancak önde gelen siyaset ve toplum liderlerinin tarikatlara bağlı kaldıkları belirtiliyordu. 1997 kararlarıyla "laik eğitimin zorunlu" hale getirildiği, oysa "Laik eğitime karşı bir seçenek olan imam hatip okullarının muhafazakâr ve İslamcı Türkler arasında yüksek kabul görmekte" olduğu açıkça ileri sürülüyordu.
Türkiye'nin düzenine yönelik yanlış bilgilendirmeye dayalı, resmi Amerikan belgesinde, 1997 kararlarından kasıt, 28 Şubat 1997 MGK kararlarıdır. Ordunun hürriyetlere karşı engel oluşturduğunu dolaylı bir dille kayda geçiren resmi Amerikan belgesinde, "MGK kararları yanında Silahlı Kuvvetler, İslami radikal etkinliklerini soruşturduğu bireyleri düzenli olarak içinden atıyor" demektedir.
Raporda, ordunun insan haklarına ve din hürriyetine karşı takındığı kötü tutumun en önemli kanıtı olarak, açıkça, "MGK kararları yanında Silahlı Kuvvetler, İslami radikal etkinliklerini soruşturduğu bireyleri düzenli olarak içinden atıyor" denilmektedir. Rapora göre, bir yanda halkın büyük çoğunluğu, öte yandaysa ordunun yandaşları vardır. Kimdir bu yandaşlar? ABD Dışişlerince hazırlatılan rapora göre, "devletin tehdit altında olduğunu ileri süren bürokratlar, adli görevliler." [16]
Ne yazık ki, bu tür raporlara karşı ne hükümetlerden, ne de öteki kurumlardan ve kendilerine "Atatürkçü" adını yakıştıran örgütlerden bir tepki gelmemiştir. Şimdi, Uğur Mumcu' nun öldürüldüğü günlerin hemen öncesine dönelim.

Ölüme az kala neler oluyordu?
T.C. ordusunun, bağımsızlık savaşından ve cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, her türlü yanlış kullanımına karşın, değişmeyen tek özelliği, ulusal birliğin ve devletin toprak bütünlüğünün, tek merkezli yönetim yapısının korunması ilkesidir. Bu tür bir ilke, 'küreselleşme' adı altında yürütülen ve Türkiye -Ortadoğu - Doğu Avrupa - Doğu Akdeniz - Kafkasya ve Asya'da uygulanacak olan büyük operasyonun önüne en büyük engel olarak çıkma olasılığını içinde saklamaktadır. Dünyanın tümünü denetim almaya çalışanların, böyle ilkelerin önlerine engel olarak çıkıvermesini hoş karşılamaları elbette beklenemezdi..
Ordunun eleman sızdırılmasıyla zayıflatılamayacağı ortaya çıkınca en kestirme yol seçilmiştir. Üstelik bu yol denenmiş, güvenilir bir yoldur. Zaten yıllardır sürdürülen ince bir oyunla, devletin kurumları, Cumhuriyet devletinin ilkelerine yabancılaştırılmış olarak yetiştirilen İmam Hatip mezunlarına açılmış ve meyveleri toplanmaya başlanmıştı. Aynı yöntem orduya yönelik olarak da uygulanabilirdi. 1992 yılında İmam Hatip mezunlarının Harp Okullarına girmelerini sağlamak üzere, mecliste bir toplu uzlaşma sağlanmış ve yasa değişikliği tasarısı komisyonlardan geçirilmiştir.
Türkiye, "sivil demokrasi" düşlerine dalmışken, Uğur Mumcu, yakından izlediği bu uzlaşmanın boyutlarını şu sözlerle belirtiyordu:
"1983 yılında Milli Eğitim Temel Yasasını değiştirdiler, bugün Harp Okulu Yasasını... imam-hatiplilerin harp okullarına girmelerini isteyen' Atatürk'ün partisi CHP'nin Genel Sekreteri başta olmak üzere, bu uğurda çaba gösterenler doğrusu büyük başarı elde ettiler."[17]
Bu yasanın meclisten geçmesine engel olacak bir siyasal parti de bulunmamaktaydı. Kamuoyu da, her konuyu kendine sunulan saf demokrasi adına oluşturulmuştu. İşte bu yasa değişikliğiyle operasyoncular, büyük bir adım atacaklardı. Sonraki gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, büyük masraflara ve büyük çatıştırma, sürtüştürme, demokrasi, insan hakları, din hürriyeti propagandası örgütleme etkinliklerine gerek kalmadan, amaçlarına ulaşacaklardı. O günlerde, bu gelişmenin önündeki tek engel vardı. O da, Uğur Mumcu idi.
Öldürülmesinden iki gün önce yayımlanan yazısının konusunu da bu yasa değişikliği tasarısının meclis komisyonundan geçirilmesi oluşturmuştur. Yazısından da anlaşılabileceği gibi, Uğur Mumcu, 'demokrasi-insan hakları' kılıfına sokulmuş operasyonu izlemektedir. Yasa değişikliği girişiminin diğer olaylarla bağını çözümlemiş ve bu işin salt laikliğe saldırı girişimi olmadığını, yani oynanan büyük oyunun, İslamcı hareketleri aşan yanını görmüş olmalı.
Bu yasa değişikliği de, onun öldürülmesinden sonra oluşan kitlesel tepki üzerine rafa kaldırılmıştır. Orduya sızma işi de, yeniden tarikatların örtülü girişimlerine ve halkın orduya karşı kışkırtılması eylemlerine bırakılmıştır.
Görülüyor ki, Uğur Mumcu, yalnızca ilgi çekici, giz dolu dosyaları açığa çıkaran yazılar yazan bir gazeteci değil, komploların önünde en önemli engellerden biridir de. Onun ölümünden sonraki gelişmeler bir kişinin, uzun yıllar süren çabalarla hazırlanmış, askeri müdahalelere yol açmış ve büyük paralara mal olmuş senaryoları, nasıl bozabileceğinin de önemli bir örneğidir.
Bir tabancanın bile izini sürerek, büyük oyunu açığa çıkarmaya çabalamış olan Uğur Mumcu'yu öldüren plastik patlayıcının izinin sürülememesi, onun ne denli haklı olduğunu da göstermektedir. Onun, Papa suikastı üstüne yapmış olduğu araştırmalarında da görüldüğü gibi, komplocuların ideolojisi yoktur. Onların hedefi, neye mal olursa olsun, egemenliklerini pekiştirmek, kurdukları çarkı dırıltısız işletmektir. Geriye kalanlar ise, hangi örgüt ve hangi ideolojik mensupluğuna sahip olurlarsa olsunlar, komplocunun birer maşası, tetikçisi olmaktan öte bir değer taşımayacaklardır.
Bir tabancanın kabzasını tutan elin uzantısındakilerin, birbirleriyle çatışır görünmesi, olaylardan bilgi sahibi olmayan önyargılıları nasıl yanıltıyorsa; plastiğin arkasındakileri de, bölgesel egemenlik kurgularından, büyük komploları örgütleyen odaklardan bağımsız 'marjinal' terör örgütleri olarak görmek, Uğur Mumcu' nun böylesine 'marjinal' bir teröre kurban gittiğini düşünmek, o denli yanıltıcı olur. Daha da önemlisi, böyle bir tutum, gerçek suçluları ve büyük komploları gizlemeye yaradığından, vereceği zarar başka aydınların canlarının alınmasının da ötesinde bölgesel felaketlere de yol açabilir.
Böyle bir komployu çözecek güç ise, çok büyük olmalıdır. Olayı soruşturan savcının da belirttiği üzere, bu suikastın arkasındaki suçluları, ancak kararlı bir devlet bulabilir. Böyle bir suçun tüm öğelerini ortaya çıkarmak, salt hukuk devleti olunduğunu göstermenin yanında, devletin kendi varlığını ve egemenliğini sürdürmesinin de gereğidir. Bu görev bilinciyle hareket edecek bir devlet yönetimi de, bağımsızlığa bağlı olmalı ki, hem çekincesiz, hem de suç ağına şu ya da bu taraftan bulaşmış olan kişilerin etkisinden uzak davranabilsin.
Bu konuda bir başka umut ise, komplonun düzenleyicilerinden birinin, insanlık adına pişmanlık duyarak, itiraflarda bulunmasıdır. O olmazsa, dünyayı denetleyen ve yönlendiren batı devletlerinin, kendileri dışındaki ülkelere dayattıkları gibi, 'şeffaf devlet' olmaya karar verip, gizledikleri bilgileri ve belgeleri açıklamalarıdır. Yoksa egemen büyük devletlerin komplolarına bilerek ya da bilmeyerek yardımcı olanların iyi niyetli çabaları, her zaman yanlış yönlendirilmeye açık ve hedeften saptırıcı olacaktır.

komploları boşa çıkarmanın plastik bedeli...
Özetle, Uğur Mumcu' nun öldürülmesi, şu ya da bu siyaset felsefesi ile açıklama gerektirmeyecek denli, yalın ve açık bir suç olayıdır. Hem de yüzyıllardır, insanlığa, devletlere karşı işlenen örgütlü adi suçun örneklerinden biridir. Onun yazılarında anlatmış olduğu gibi; açık ve yalın olarak görülür bu suçu yönetenler ve suç işlemeye yöneltilenler. Yazılarında ve araştırmalarında işaret ettiği suçluların, onun ölümünün ardından özgürce dolaşabilmeleri ve kötü senaryolarını bir bir hayata geçiriliyor olmaları da, adi insanlık suçunun bir göstergesidir.
Bu nedenle onun ölümüyle ilgili olarak yazılmamış ve görmezden gelinmiş olanlar daha da önemlidir. Uğur Mumcu' nun dokuz on yıl önce yazdıklarını övmek yerine onun araştırma dosyalarının son sayfalarından başlanarak sürdürülecek olan yeni araştırmalar, tetikçilerin arkasındaki gerçek suçluyla birlikte komployu da ortaya çıkaracaktır.[18]
Bu suçu ortaya çıkarma görevlerini, "namus borcudur" diyerek ilan etmiş olan görevlilerin daha sonraki insanlık cinayetlerine duyarsız kalmış olmaları da unutulmamalıdır. Bu tür bir görev için, hiç olmazsa, işin başında etkin bir kararlılık gösterilse ve komplocular ürkütülebilseydi, ne insanlar yakılır, ne mezhepsel kışkırtmalarla insanlar ülkelerinden soğutulur, ne de aydınlara karşı öldürmeler gerçekleştirilirdi. Üstelik II. Cumhuriyet adım adım yaşama geçirilemezdi.
Belirtmek gerekir ki, bu tür namus sözlerini tutmak için, duyarlı ve insan sevgisine sahip olmak en önde gelen gerekliliktir. Bu duyarlılıktan yoksun olununca ne bağımsızlık olur, ne de Uğur Mumcu gibi, onurlu yurtseverler yaşayabilirler.

muhtıra
İşte tam da bu nedenle, bir muhtırayı anımsamak gerekiyor. 1919 Haziran'ın da Anadolu'nun doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan ABD, Gümrü Anlaşmasıyla Türkiye'nin doğu sınırlarının da güvence altına alınması ve Sakarya boyunca Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine, İstiklal Savaşı'nın Ankara'daki milli yönetimin lehinde sonuçlanacağını hesap etmiş olmalı ki, İngilizlerin silahlı istilâ planlarına karşılık kaleyi içerden fethetmek için sinsice isteklerde bulunmaya başlamıştı. ABD, elbette bu manda işinin peşini bırakmayacaktı.
Nitekim, savaş ortamında yurdumuzun düştüğü zayıflıktan yararlanmak için Anadolu'da Öksüzler Yurdu ve örnek çiftlikler kurarak yerleşmek istemiş ve bu isteği Ankara'ya iletmişti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal, hemen İçişleri Bakanlığı'na bir muhtıra yollayarak uyarıda bulunmuştu. Bu muhtırayı okuyalım:
" Ankara, 3 Ocak 1922
İçişleri Bakanlığı'na
29.12.1921 Gün ve 10319/2423 Sayılı yazınız yanıtıdır
Anadolu'da öksüzler yurdu ve örnek çiftlikler vb hayır kurumları açma ve kurma konusunda Amerika Yakındoğu görevlileri adına yapılan başvuruya karşı vereceğimiz yanıtın konusu ve ilkeleri, ilişik muhtırada genişçe açıklanmıştır, efendim.

Muhtıra
Ankara Büyük Millet meclisi Hükümeti, ülkenin bayındırlaşmasına, öksüzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder.
Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte, bize oldukça ağıra patlayan deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır.
Şimdiye değin ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve bilimsel çalışmalar (
yapan) kurumlar ve yabancılar özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:
1.Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir kazanç sağlamak. Bizim için en zararlı olanı bunlardır.
2. Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye (imtiyaza) dayanarak o bölgenin sahibi olmaya çalışmak.
Bu gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle izin verilmemesi kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla yalnız kendimize değil, bütün insanlığa olabildiğince büyük hizmet ettiğimize inanıyoruz. Dolayısıyla Genel Savaşı (Birinci Dünya Savaşı)'nı çıkaranlar, bu gibi amaçları izleyen paralı gruplar ve onlara alet olan politikacılardır.
3. Ekonomik amaçla, bilim ve insanlık (yararı) görüntüsü ile yurdumuza gelip, ilerde istila (işgal) hazırlamak için, etnik toplulukları gerek hükümete, gerek birbirlerine karşı kışkırtmak.
Bu gibiler hem genel savaşın hem ülkemizdeki korkunç cinayetlerin düzenleyicileridir.
4.Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları ile çalışmakla birlikte, ruhlarında bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen Hıristiyan azınlıklarla ilişki kurmak ve ister kasıtlı, ister kasıtsız olarak, aralarında azınlıklarında yaşamakta olduğu Müslüman topluluklardan ayrılma isteğini propaganda etmek.
Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyili ğine çalıştıkları (nı ileri sürdükleri) Hıristiyan azınlıklara, aralarında yaşamakta oldukları İslâm çoğunluğuna (karşı) baskı yapılmasını aşılamakla, ne denli insanlık dışı bir biçimde çalıştıkları ve bu yüzden meydana gelen cinayetlerden sorumlu oldukları ortadadır.
Hükümetlerimiz bu gibilerin de özgürce çalışmalarına izin verdiğinde Müslüman ve Müslüman olmayan bütün uyruklarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır.
Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye düşman ya da hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve (çocukları) yaşayacakları çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır. Bu ise, gerek o çocukların, gerek içerisinde yaşayacakları halkın yıkımını hazırlamaktır. Bunu yasaklamak hükümetin görevidir.       
Bundan dolayıdır ki, Amerikalılarca örnek çiftlik vb kurumlar kurup, buralarda kendi uyruğumuzdan olan binlerce çocuğun Türk hükümetine ve ulusuna karşı sevgisiz ve uyumsuz duygularla yetişmelerine izin veremeyiz."
[19]
Mustafa Kemal, muhtırasını, diplomatik bir dille sürdürür ve Amerikalıların kurmak istedikleri örnek çiftliklerin yönetiminin ve çalışan çocukların eğitiminin Türk hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütülmesi, bu gibi yerlerde çalışacak öksüzler arasında soy, mezhep ayrımı yapılamayacağı gibi koşulları belirterek, diplomatik bir tavırla reddeder.
Onun duyarlılıkla ve devlet adamı sorumluluğuyla, ayrımcılığa ve karıştırıcılığa gösterdiği bu tepkisinde söz ettiği acı deneyler arasında Osmanlı yönetiminin vurdumduymazlıkla izin verdiği Anadolu illerindeki Amerikan konsolosluklarının Hıristiyan azınlıkları, özellikle Ermenileri, eğiten misyoner okulları kurmaları, azınlıklara birer ABD pasaportu vererek onları Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını, manastırları silah deposu haline getirmeleri, sonunda terör eylemleri, arkadan vurmalar gibi somut olaylar bulunmaktadır.
Osmanlı'nın son döneminde yabancıların işlettiği okul sayısı 98'dir. Bu işi yalnızca savaş öncesi durumun bir özelliği olarak göstermek de yanıltmanın bir parçasıdır. Mustafa Kemal'in Amerikan okullarının etkisini değerlendirmemesi düşünülemezdi. Amerikan Talas Koleji'nde 1880 yılı ders programında, Ermenice ve Rumca Gramer, Osmanlıca İncil, Hıristiyanlara göre tarih derslerinin yanı sıra Amerikalıların 3 ayrı yerdeki matbaada, Ermenice, Rumca, Bulgarca, İtalyanca, Ladion (İspanyol Yahudi dili) dillerinde, 725 kitap yayınladıkları bilinmektedir.[20]
Mustafa Kemal, kültürel işgalin sonuçlarını iyi değerlendirmektedir. Sözde öksüzler yurdu kurma gibi sözde insancıl girişimin altındaki azınlık örgütleme plânının yattığını elbette biliyordu.[21]
1922 yılı başında, ülke işgal altındayken ve en zor koşullarda yaşanırken yazılmış olan bu muhtıradaki değerlendirmeye "komplo teorisi" diyebilecek bir kişi olabilir mi? Buna 'komplo uydurması' diyenler, Reagan'ın 1982'de koyduğu adla "demokrasi projesi"nin Yugoslavya'da, Çekoslovakya'da, Balkanlarda, Asya'da, Afrika'da, Orta ve Güney Amerika'da, Irak'ta, Venezuela'da yol açtığı sonuçları unutsa da, görmezden gelse de, Türkiye'de etnik, dinsel kışkırtmaları, Lozan'ın gözden geçirilmesi taleplerini yok sayması mümkün olmayacaktır.
Mustafa Kemal'in, 27 Aralık 1919'da yabancılarla yatıp kalkanlara verdiği şu yanıtı okuyunca, TBMM'nin içine dek yabancıları sokup, ahlak dersi alanları, kendi güvenlik güçleri ya da memurlarıyla ilgili "yolsuzluk" araştırmalarını yabancı parasıyla ve yabancı elemanlarla yapmaktan çekinmeyenlerin unutulmayacağına kuşku yoktur. Şimdi bir kez daha M. Kemal'i dinleyelim:
"Tekrar ediyorum, aleyhimizde ileri sürülen değerlendirmeler yanlıştır. Bu gerçek, (hem) tarih, (hem de) mantık açısından sabittir. Bu hususu, yalnız Batı'ya değil, hatta vatandaşlarımıza da, ehemmiyetli bir surette ihtar etmek gereğini duyuyorum.
Çünkü, ender de olsa, üzülerek işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duygudan yoksun kalmış olan bazı kişiler, yabancıların aleyhimizde ileri sürdükleri suçlamaları reddetmemenin yanında vatanını ve milletini kusurlu göstermekten çekinmiyorlar. Bugün bile, sultani mektebinin salonlarını aleyhimizde konferans verdirmek için yabancılara açanlar var. Bu gibilere lanet
"[22]
Emperyalist devletler her zaman lanetlenecek işbirlikçiler bulmakta zorlanmazlar ama, onlara bu kolaylığı gösteren de halktır. Halk suskun kaldıkça onlar ve onlara bel bağlamış olanlar bildiklerini okuyacaklardır. Öyleyse ne yapılmalı? Sorunun yanıtını günümüzde pek moda olan "geçmişe takılmayalım" çağrılarına inat yine 84 yıl öncesinde arayalım. Mustafa Kemal "lanet" okuduktan sonra halka bir çağrıda bulunuyor:
"(..) Fakat Efendiler!.. Herhalde dünyada hak(hukuk), bir hak(hukuk) vardır. Ve hak, kuvvetin üstündedir. Şu kadar ki, milletin, hakkını kavrayarak, savunmaya, korumaya ve her türlü özveriye hazır olduğuna dair dünyaya bir kanaât vermek gerekir. İşte düşmanlarımızın bu hareketi, milletimizi bu anlayıştan ve bu özveri duygusundan yoksun sanmalarından doğmuştur."[22]
Lozan Antlaşması'nın en can alıcı maddelerini, salt ABD ve Batı Avrupa yönetimleri, dışarıda ve içerde konumlanmış Bizans özlemcileri istedi diye, değiştirenler, 1919-1922 arasında savaş alanlarını, işgal altındaki yöreleri gezerek ulusal direnişin ruhunu ve ulusal yönetimin görüşlerini dünyaya ileten ve TBMM kararıyla Türk ulusal davasına katkıları nedeniyle kendisine teşekkür edilmiş olan, Gazeteci Berthe Georges Gaulis'in değerlendirmesini anımsamalıdırlar:
"Onun gerçek formülü: rakip güçler arasında dengeyi korumak, hiçbiri tarafından yutulmamak. "[23]
Bundan daha anlamlı bir yorum olamaz. Aradan 81 yıl geçtikten sonra bile, yutulmaya karşı direnenler de olacaktır, laneti hak edenler de...

adalet ve merhamet dilenmek diye bir prensip
Her yıl, 25 Ocak'ta Ankara'da Cebeci asri mezarlığında Uğur Mumcu'nun kabri başında nutuk atanlar yoktur. Yalnızca, bir gün önceden bırakılmış solgun çiçekler ve kabrin başına yumuşak adımlarla yaklaşarak, iki ellerini gökyüzüne doğru açıp sessizce dua eden yaşlı kadınlar görülür. Onun mezar taşına kazınmış olan "unutma ey halkım" diyen satırlarını okuyup, dua eden kadınlara bakarsanız "İşte bak! Unutmuyorlar... Ötekiler nutuk atmakla, şarkı söylemekle yetiniyorlar ama, bak işte, yaşlı analar seni unutmuyor!" demek zorunda kalırsınız.
Ve size öyle gelebilir ki, suikast tabancalarının, eroin üretiminde kullanılan "asit-anhidrit"in, ülkenin istikrarsızlaştırılması için elinden geleni yapan yabancıların izini süren Uğur Mumcu, neredeyse kabrinden kalkıp kendisini öldüren plastik patlayıcının peşine düşecektir.
Öyle yapacaktır! Çünkü Uğur Mumcu, 1980 öncesinde solculardan "ajan," sağcılardan "komünist" damgasını yediği için yalnız bırakılmış ve böylece komplolar üzerine araştırmaları etkisizleştirilmeye çalışılmasına karşın, bağımsızlık izinde yürümeyi, yaşamın olmazsa olmaz gereği saymış, onurlu ama aynı zamanda gururlu bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıydı. Uğur Mumcu, yattığı yerden kalkıp, kendisini öldüren plastiğin peşine düşecektir. Çünkü, bağımsızlığın salt sözle elde edilemeyeceğini bilecek denli kendine saygılı, onurlu bir insanoğludur Uğur Mumcu.
Ve bu karanlık çağ kuşkusuz aşılacaktır. Çünkü, halkın erdemli deyişi bir gerçektir: "Eşkıya dünyaya hükümdar olamaz!" Ve insanlık yarım kalan sözü, geçmişten geleceğe, karanlıktan aydınlığa uzanan çağlarda tamamlayacaktır. Yeter ki, Mustafa Kemal'in şu yalın ilkesi akıllardan uzak tutulmasın:
"Adalet ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk milleti, Türkiye'nin müstakbel çocukları bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar."
Bu sözün anlamını makamlara oturanlardan daha çok, bağımsız ve özgür yaşamanın anlamını ve insanca yaşamak için "..hak, kuvvetin üstündedir" ilkesinin erdemliliğin temeli olduğunu bilen gençler değerlendireceklerdir. Bundan zerre kadar kuşku yok!
Ne ki, Uğur Mumcu'nun savaşımını "laik devlet" başlığıyla sınırlandırarak, bağımsızlık, egemenlik savaşını unutanlar da ayrıca değerlendirilecektir. Buna da kuşku yok!


[1] "Tevrat'ta Goel olarak tanımlanan 'intikamcılık' geleneği son yıllarda Mossad ve ilgili bulunduğu diğer grupların yeniden dört elle sarıldığı bir kavram haline gelmiştir.(..) 'İntikamcı' adıyla bilinen kişi Yahudi geleneklerine göre, kendi adamlarından biri öldürüldüğünde onun intikamının alınması gerektiğini savunan kişiydi. Sığınak olarak kullanılan yerlerde bu tür korunma işlevinbi yüklenen kişiler vardı." Richard Deacon, İsrail Gizli Servisi, s.241.
[2] Funda Özkan, 'Mest' buluşması kaderin cilvesi, Radikal 10 Ağustos 2002.
[3] DYP baraja kıl payı takılınca Bayar seçilemedi. Derviş ve Zeynep Damla Gürel ise milletvekili oldular.
[4] "Tek başına CHP iktidarı 20 milyar dolara eşit" ve "Oya Ünlü ile iyi anlaştık" Hürriyet, 25 Eylül 2002, s.8, 20.
[5] Graham E. Fuller and Ian O. Lesser with Paul B. Henze and J.F.Brown, Turkey's New Geopolitics From the balkans to Western China, s.187
[6] Edward S. Herman , The Rise and Fall of Bulgarian Connection.
[7] 7Grillmayer, Kanada polis grubunda deneme nişancısıydı. ABD savunma bakanlığı için çalışmış, Avusturya ordusuna katılmış, 1974 BM kuvvetlerinde onbaşı olarak yer almış ve Golan'da mayın arama çalışmalrına katılmıştı. 1976'da Avusturya'ya dönmüş silah tüccarı lisansı almış ve Lğbnan'a, Türkiye'ye ve Afrika'ya silah satmaya başlamıştı. "Grillmayer bir yasallık görüntüsü içinde , her çeşit kaçakçılık işini demir perde ülkelerinde bi,le sürdürme ve Avusturyalı, Alman, Amerikan ve İsrailli gizli servislerle yakın ilişkiler kurma yeteneğine sahipti. (..) Tintner, (..) Grillmayer lisansıyla İsviçre'den yirmibir tane satın almıştı." Bu silahlardan 4 tanesini Nsan 1981 başında Ağca ve Oral Çelik'e sattı. Jean-Marie Stoerkel, Mesih Papa'yı Neden Vurdu?, s.95-96.
[8] Petrol ve Siyaset, Cumhuriyet, 15 Aralık 1992.
[9] "Türk ve Kürt" Cumhuriyet, 10 Aralık 1992.
[10] Nazi generali istihbarat şefi Gehlen, ABD saflarına katıldıktan sonra CIA'nın ilk kuruluş yıllarından sonra yeni elemanlar eğitti. CIA'de örtülü operasyon ve counterterror eğitim programları onun yönetiminde geliştirildi. Gehlen çok sayıda Nazi, suçlunun ABD'ye geçişini sağladı. Gehlen'in elemanları arasında Kızılordu'dan SS kıt'alarına katılan Ruzi Nazar da vardı. Ruzi Nazar, ABD Ankara Büyükelçiliği'nde görev yaptı. Şimdi ABD'de yaşamaktadır. Gehlen eğitiminden geçenler, CIA'in MAH (MİT) ile doğrudan çalışmaya ve doğrudan para ödemeye başladığı dönemden sonra yönetici konumuna geldiler. Onların yetiştirdiği elemanlar da sonraki operasyonları ve işkence seanslarını yönettiler. Gehlen öğrencilerinden Paul B. Henze, Ruzi nazar, Graham Fuller ve Fuat Doğu (sonra MİT Müsteşarı) Türkiye'de birlikte çalıştılar. Soner Yalçın- Doğan Yurdakul, Bay Pipo, 134.
[11] Anthony Sutton, "Wall Street and The Rise of Hitler" den aktaran Uri Dowbenk, Nitro News 12-09-1999
[12]3EIR, November 1, 1996
[13] Uğur Mumcu, "Henze'nin İşi," Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992.
[14] ABD'nin Din Hürriyeti Türkiye Raporu 1999'da Alevilere de sahip çıkılmış ve Amerika'da bir vakıf kurulmuştur ("Din-İman-Tarikat-Türban-İmam Hatip Amerika'dan Sorulur." Gazete Müdafaai Hukuk, 21 Temmuz 2000)
[15] 1980 öncesinde Maraş ve Çorum'da çıkartılan çatışmalar ve katliamlardan önce bu kentlerimizde bir Amerikalı siyasi memurun (Alxenader Peck) dolaşıp görüşmeler yaptığı anımsanırsa, önerinin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Elbette, sonrasındaki GOP ve Sivas olayları da...
[16] M,Yıldırım, Amerikan İddianamesi, Müdafaai Hukuk, 30 Nisan 2000 ve 1999 Country Reports on Human Rights Practices Released By The Bureau of Democracy-Human Rights-Labour, U.S. Department of State, Feb.25, 2000
[17] Uğur Mumcu, "İmam-Subay" Cumhuriyet, 22 Ocak 1993.
[18] Gündem (Strateji Grubu Haber Bülteni), analitik bir çözümlemeye yardımcı olmak amacıyla Uğur Mumcu'nun yazılarında yer alan kişileri bir ad dizinini ve konular istatistiğini basılı bir belge yaparak, TBMM soruşturma komisyonuna vererek, cinayetin çözümü için ilk aşamanın böylesi bir ayrıştırmayla başlaması gerektiğini göstermiştir. Gündem,15 Mart 1997, s.54.
[19] Mustafa Kemal'in el yazısı ile Muhtıra, belge No: 1125, ADP: Cilt 1, sa.384; Mustafa Onar, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları II, T.C. Kültür Bakanlığı Atatürk Dizisi, Ankara, 1995 (Günümüz diline çeviride anlam karışıklığı görülen bazı tümceler, asıl anlamları kesinlikle değiştirilmeden, tarafımızca düzeltilmiştir. "Muhtıra" sözcüğü yazının' özgün el yazması'notunu taşıyan belgesinin transkripsiyonunda da bulunmaktadır. M.Y)
[20] Turgay Tüfekçioğlu, Türkiye ve Şeytan Üçgeni, s.125-127
[21] Yardım örtüsüyle Hristiyan misyonerlik etki alanı yaratılması girişimleri o zamandan engellenmişti ama, günümüz Türkiye'sinde "sivil" toplum örgütü adı altında, çocukları barındıran kamplar açıldığı görülmektedir. Turgay Tüfekçioğlu, a.g.k. s.52-54.
[22] Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, M.E.B, İst. 1968, Vesika 220, s.1184 (Bazı bölümler, anlama kolaylığı bakımından günümüz diline dönüştürüldü . MY)
[23] Berthe Georges-Gaulis, Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği, s.151.